KONUK YAZARLAR

GÜLME İHTİMALİ VAR !..

 

Duyduk duymadık demeyin…

  1. NATO Liderler Zirvesi Ankara’da başlıyooooooooooooooooooor!..

NATO 1.0, NATO 2.0 derken sonunda NATO 3.0’a da geliverdik.

Zirve öncesi tutuklamalar bütün hızıyla sürüyor.

Tutuklamalar için “önleyici tutuklamadır” (!) deniliyor.

Böylece hukuk sözlüğüne bir kavram daha ekledik!

Duyduk duymadık demeyin!

Tutuklananların “eylem yapma ihtimali” (1) varmış!

İhmal”den sonra “ihtimal” da tutuklanıyor artık!..

Gerçekten de çağ atladık…

☆☆☆

Gazetecilere “akreditasyon” (kalite onayı-güven belgesi) uygulaması ise gerekçesiz yapılıyor.

Pek çok gazete ve gazeteci zirveyi yakından izleyemeyecek…

Halkın haber alma hakkı “akreditasyon”a takıldı!..

☆☆☆

Benim bu işlere pek aklım ermez, bunları geçelim diyorum…

En iyisi ben size NATO 3.0’ı, NATO’cuların ağzından anlatayım; bunu yapabilirim.

Böylece neler olduğunu ve neler daha yaşayacağımızı tahmin edebilirsiniz…

Dipnotları mutlaka okuyun; kaynağım onlardır…

☆☆☆

Başlıyoruz:

CHP’li belediyelere yapılan operasyonlar, ana muhalefet partisinin fiilen kapatılması, yaşadığımız hayat pahalılığı ve yoksulluk dahi “NATO 3.0” süreci ile doğrudan ilişkilidir.

Bu yüzden emperyalizmin bu acımasız örgütünü çok iyi tanımamız gerekir.

Çünkü NATO’ya girdiğimiz 1952’den (2) bu yana hayatımızda bu örgüt hep vardır…

☆☆☆

Madem öyledir ben de bavuldan söz ederken davula geçiyorum:

ABD arşivlerindeki belgeler; o yıllardaki Moskova Büyükelçimiz Selim Sarper’in, Sovyet Dış İşleri Bakanı Molotov’la yaptığı görüşmenin içeriğini, Ankara’ya resmen bildirmeden önce, ABD’nin Moskova Büyükelçisi W.  Averell Harriman ile paylaştığını doğrulamaktadır. (3)

Sizce bu ne demektir?

Tarihi doğru kaynaklardan öğrenmek, geleceğimizin şekillendirilmesinde ve hayati kararların alınmasında son derece önemli olduğundan, NATO ile ilişkimizin nasıl başladığını hatırlatmak istedim…

☆☆☆

Yaşayan Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları için NATO deyince akla neler geliyor acaba?

Bu sorunun yanıtı da hayati önemdedir:

25 Temmuz 1950’de Adnan Menderes hükümeti, Birleşmiş Milletler kuvvetlerine asker

gönderme kararı almıştı.

Ekim 1950’de İlk Türk Tugayı Kore’ye ulaştı.

Bizim olmayan o Kore Savaşı’nda Türkiye 721 şehit vermişti.

Kore’ye asker gönderilmesi, Türkiye’nin Batı ittifakına bağlılığını fiilen göstergesiydi.

ABD yönetimi, Türkiye’nin hiçbir ek koşul ileri sürülmeden NATO’ya alınmasını desteklediğini diğer müttefiklere bildirdi. (4)

Ve:

1950’de reddedilen Türkiye’nin, ilk NATO üyelik başvurusu (5) 18 Şubat 1952’de kabul

edildi…

☆☆☆

O günden bugündür (aradan 74 yıl geçmesine karşın) NATO’nun hiçbir yararını görmediğimiz gibi başımız da açtığı belalardan kurtulamadı.

Akdeniz’de görev yapan ve görevi: Akdeniz’deki Amerikan çıkarlarını korumak, NATO’nun

güney kanadını desteklemek, Sovyet Donanması’nı dengelemek ve gerektiğinde Orta

Doğu’daki krizlere müdahale etmek olan ABD Donanması’nın 6. Filosu; 1968 ve 1969

yıllarında İstanbul’a iki kez ziyaret gerçekleştirmişti.

Amacı:

Liman ziyareti, ikmal, mürettebatın dinlenmesi ve Türk Deniz Kuvvetleri ile temas ve eğitim faaliyetleriydi.

NATO üyesi ülkelerin limanlarına bu tür ziyaretler o dönemde yaygındı.

1968 kuşağı, 6. Filo’yu; Amerikan emperyalizminin sembolü, Vietnam Savaşı’nın sorumlusu ve Türkiye üzerindeki Amerikan nüfuzunun göstergesi olarak görüyordu.

Bu nedenle İstanbul’da büyük protestolar düzenlendiler… (6)

☆☆☆

Ve:

O gün bugündür NATO’ya (ABD’ye) karşı protestolar bitmedi, bitmeyecek de!..

12 Mart 1971 Askeri Darbesi ile ABD’nin ilişkisi, belgelere bağlanamasa da muhtıradan sonra kurulan Nihat Erim hükümetinin; Türkiye’nin NATO’da kalmasına, üslerin çalışmaya devam etmesine, radikal sol hareketlerin güç kazanmamasına ve devlet otoritesinin yeniden tesis edilmesine öncelik vermesinden Amerikalılar gayet memnundular.

Hele de Devrimci Gençlik (Dev-Genç) hareketi önderlerinin idam edilmesini, Ankara’da görevli (TUSLOG personeli) dört ABD askerini kaçırmış olmasının intikamı olarak görüp desteklediklerine Türk halkının en ufak bir kuşkusu yoktur.

Silahlı sol örgütlerin tasfiye edilmesi, Washington tarafından olumsuz karşılanmadı. (7)

Kontrgerilla’nın (8) Türkiye’deki işkenceleri bu tarihlerde başladı, unutulacak gibi de değiller…

☆☆☆

ABD’nin Türkiye’ye en etkili müdahalesi 12 Eylül 1980 darbesi ile olmuştur.

Buna bir “NATO müdahalesi” demek yanlış olmayacaktır.

Özellikle dönemin ABD Ulusal Güvenlik Konseyi ve diplomatik yazışmaları ile sıkça anılan “Our boys have done it” (Bizim çocuklar başardı) sözü, (9) kamuoyunda en çok tartışılan iddialardan biri olarak hafızalarda yerini korumaktadır…

12 Eylül darbesinin Türkiye’ye maliyeti (10) gerçekten de çok ağır olmuştur…

Nitelikli, yurtsever bir kuşak adeta yok edilmiştir…

☆☆☆

NATO’nun Türkiye’yi kıskacına almak ve emperyalist amaçlar doğrultusunda kullanmak için yaptığı daha bir sürü eylem vardır.

Hatırlatacağım bazı olaylar, Türklerin ABD ve NATO’ya bakış açısını özetleyecektir.

Tarih sıralamasına uymaksızın aklıma gelenleri yazıyorum:

15 Temmuz 2016’da başlayan Fetullah Gülen Terör Örgütü (FETÖ)’nün darbe girişiminde ABD’nin rolü,

Doğu Akdeniz’de doğal gaz ve petrol arama çalışmalarımızdaki tutumu,

Ege Denizinde askeri faaliyetlerini artıran Yunanistan’a destek verilmesi,

İsrail-İran/ABD savaşında Türkiye’ye balistik füze atılması ve bunların NATO tarafından önlendiği şeklindeki doğrulanmayan iddialar,

1999 yılında BM kararı olmaksızın Kosova’ya karşı başlatılan bombardıman,

Suriye sınırındaki mayınların temizlenmesi ve sonrasında 13 milyon Suriyelinin Türkiye’ye girmesi,

Güney Doğu ve Doğu sınırlarında mayınların temizletilmesi ardından ABD ile çalışan Afganlı mültecilerin Türkiye’ye gelmesi,

F-35 Programından Türkiye’nin çıkartılması,

Ergenekon ve Balyoz davaları ile TSK’ya kurulan kumpasın arkasında durulması,

Nadir Toprak Elementlerimize göz koyulması,

Ukrayna-Rusya savaşında ve öncesinde boğazlar üzerindeki egemenliğimizin gevşetilerek NATO’nun Karadeniz’e çıkması yönündeki baskılar,

NATO’nun genişlemesi için İsveç ve Finlandiya’nın üyeliğine itiraz etmememiz için yapılan telkinler,

NATO’nun 2001 yılında uluslararası meşruiyeti olmadan Afganistan’ı işgal etmesi,

CHP’li belediye başkanlarının tutuklanması karşısında hukukun savunulmayarak iktidara destek verilmesi,

CHP’nin fiilen kapatılmasında demokratik değerlerin ihlal edildiği eleştirisinin yapılmaması,

1 Mayıs 1977 Taksim Katliamı ile Maraş ve Çorum olaylarında bir NATO bir kuruluşu olan “Gladio”nun rolü,

Türk ve İslam dünyasının kutsal şehri Kudüs’ün İsrail’e başkent yapılması,

Gazze’de yapılan insanlık dışı saldırılara ve savaş suçlarının görmezden gelinmesi,

Suriye’nin yönetiminin radikal İslamcı gruplara verilmesi,

Komşumuz İran ile haksız bir savaşa tutuşarak petrol üzerinden savaşın maliyetinin bütün dünya halklarına -bu arada Türk halkına da- yansıtılması,

23 ülkenin sınırlarını değiştirmeyi amaçlayan Büyük Orta Doğu Projesi (BOP)’nin hayata geçirilmesi için PKK’nın kullanılması,

Abdullah Öcalan’ın Kürtlere “önder” yapılarak Türkiye’nin toprak bütünlüğünü tehdit eden silahlı bir örgütün desteklenmesi gibi olaylar, Türk halkının kafasında ABD’nin “dost ve müttefik” bir ülke olmadığı, NATO’nun sadece ABD’nin çıkarlarını koruyan bir örgüt olduğu fikrini iyiden iyiye pekiştirmiştir…

☆☆☆

Bu bakış açısına karşılık; ABD ve AB’nin sözde savunma örgütü olan NATO, Türklere nasıl bakmakta ve Türkiye’yi nasıl değerlendirmektedir sorusunun yanıtı daha da önem kazanmaktadır.

Hayati önemdeki bu sorunun yanıtını bu defa onlardan dinleyerek yazıyı bitireceğiz:

Öncelikli olarak “NATO 3.0” ne demektir onu öğrenelim…

En kolay ve anlaşılır açıklamayı, Emekli Tuğgeneral Tarihçi-Yazar Naim Babüroğlu yaptı. (11)

Önce Babüroğlu’nu dinleyelim.

Buyurun 11 numaralı dipnota…

☆☆☆

Demek ki:

NATO 1.0 (1949–1991) Sovyetler Birliği’ne karşı klasik savunma ittifakıydı.

NATO 2.0 (1991–2022) genişleme, terörizm ve “alan dışı” operasyonlar programı.

NATO 3.0 ise Avrupa ağırlıklı, ABD destekli yeni bir yapıdır. (12)

Lütfen şimdi 12 numaralı dipnotu okuyalım…

☆☆☆

Bizi ilgilendiren temel soru şudur:

Türkiye, NATO 3.0’da güç mü kazanır, yoksa kaybeder mi?

Avrupa Parlamentosu Araştırma Servisi, bu sorunun yanıtını şöyle veriliyor:

Kurumsal güvenle ve savunma-sanayi entegrasyonuyla Türkiye güç kazanılabilir.

Aksi halde, askeri-stratejik önemi artarken, karar alma süreçlerinde dışlanma riski de büyüyebilir… (13)

☆☆☆

MWI, ABD Askerî Akademisi (West Point / United States Military Academy) bünyesinde kurulmuş bir araştırma merkezidir.

Onlar ise:

Türkiye’nin Karadeniz, Doğu Akdeniz, Orta Doğu ve Kafkasya kesişimindeki konumuyla askerî açıdan vazgeçilmesi zor, ancak siyasi açıdan yönetilmesi zor bir müttefik olduğunu yazıyorlar. (14)

Bu nedenle NATO 3.0, Türkiye için “coğrafi rantın stratejik pazarlık gücüne dönüşmesi” anlamına gelebilir.

Fakat bu kazanımın önünde ciddi bir fren var: Güven sorunu…

☆☆☆

Çoğu yorumcuya göre Türkiye, NATO 3.0’da “mutlak güç” kazanamaz; “göreli pazarlık gücü” kazanabilir. 

Bu ikisi farklı şeylerdir.

Mutlak güç; karar alma, teknoloji paylaşımı, savunma projelerine katılım ve krizlerde söz hakkı demektir.  

Göreli pazarlık gücü ise “bana ihtiyacınız var” deme kapasitesi.

Türkiye’nin bugünkü avantajı daha çok ikincisidir… (15)

☆☆☆

Bir başka temel sorun:

ABD’nin NATO’dan kısmi çekilmesinin Türkiye’yi nasıl etkileyeceğidir.

Stratejik ve Uluslararası Çalışmalar Merkezi (CSIC) Ankara Zirvesi analizinde; NATO 3.0’ı daha Avrupalı bir NATO olarak tanımlanıyor; Avrupa’nın kendi savunması için daha fazla sorumluluk alması gerektiği ama ABD’nin ittifakta kalmasının hâlâ önemli olduğu vurguluyor… (16)

Bu tablo Türkiye için iki yönlü sonuç doğurur.

Birincisi risktir.

Güvenlik garantisinin psikolojik değeri azalır.

İkincisi fırsattır.

Türkiye “ön cephe ülkesi” olmaktan “denge kurucu güvenlik sağlayıcı” rolüne geçebilir… (17)

Buradan çıkan sonuç şudur:

ABD daha az doğrudan yük taşırsa Türkiye’nin Karadeniz, güney kanat, enerji güvenliği, terörle mücadele, insansız sistemler ve bölgesel kriz yönetimi alanlarındaki değeri artar.

Fakat aynı anda Türkiye’den daha fazla uyum, daha fazla katkı ve daha net stratejik pozisyon da istenir.

Yani fırsat, yükle birlikte gelir…

☆☆☆

Can alıcı sorulardan biri de şudur:

Avrupa savunmasının güçlenmesi Türkiye’yi dışlar mı?

Avrupa Komisyonu’na göre: Türkiye dışlanmaz; hatta önemi artabilir.

“Avrupa savunma kapasitesinin artması, NATO içinde olursa Türkiye bu artışın doğal parçasıdır. Ancak Avrupa savunma fonları, ortak tedarik mekanizmaları ve sanayi zincirleri Avrupa Birliği kurallarıyla şekillenirse Türkiye ‘askeri olarak gerekli ama kurumsal olarak dışarıda’ kalabilir.” (18)

Bu maddelerden çıkan stratejik sonuç:

Avrupa savunmasının güçlenmesi, Türkiye’yi askeri olarak gereksizleştirmez; fakat savunma sanayi pastasının, standardizasyonun ve tedarik zincirlerinin dışında bırakabilir. 

Bu dışlanma doğrudan “Türkiye artık önemsiz” anlamına gelmez; daha tehlikeli bir ara sonuç üretir:

NATO operasyonlarında Türkiye’ye ihtiyaç duyulur, ama Avrupa savunma fonları ve projeleri içinde Türkiye sınırlı rol alır.

☆☆☆

Avrupa güvenliği Avrupa Birliği sınırlarına indirgenirse, kıtanın gerçek savunma kapasitesi de daralacağına ilişkin görüşler de vardır. (19)

Nasıl mı?

Bu sorunun yanıtını 19 numaralı dipnottan alacaksınız…

☆☆☆

Geldik sonuca…

Şu soru ile bitirelim:

VARŞOVA PAKTI dağıtıldıktan sonra bizi askeri olarak kuşatıp toprak bütünlüğümüzü tehdit eden NATO’nun üyesi olmanın Türkiye’ye ne yararı vardır?…

Av. Cemil Can

DİPNOTLAR

(1) Lisede en arka sırada sessizce oturan ve hiç yaramazlık yapmayan bir arkadaşımıza coğrafya öğretmeni ani bir hareketle dönüp bir tokat attı. Bütün sınıf şaşırdı kaldı. Arkadaşımız bir süre sonra kendine geldi ve: “Hocam ne yaptım da tokat attın bana?” diye sordu. Hoca dönüp cevap verdi:” Senin gülme ihtimalin vardı!” dedi… O gün bugündür bu kıssaya güleriz… Bugün “eylem yapma ihtimali” olanlar gözaltına alınıp tutuklanıyorlar… Gülmüyoruz!..

https://www.sozcu.com.tr/eylem-yapma-ihtimalin-var-gozaltindasin-wp384363

(2) Türkiye’nin NATO’ya girişi tarihçiler arasında halen tartışılmakta olan bir konudur.

Meraklılar için bir araştırma makalesini bırakıyorum: Lütfen zaman yaratın ve okuyun.

https://ctad.hacettepe.edu.tr/20_40/12.pdf

 (3) https://history.state.gov/historicaldocuments/frus1945v08/d1183

(4) https://history.state.gov/historicaldocuments/frus1952-54v08/d459

(5) https://www.tandfonline.com/doi/abs/10.1080/14683857.2012.741844

(6)https://www.researchgate.net/publication/357449997_The_’68_Movements_around_the_World_and_in_Turkey_One_Movement_or_Many

(7)https://www.editricesapienza.it/sites/default/files/6292_9788893773553_Cold_War_Turkey_eBook_0.pdf

(8) 1949’dan itibaren, ABD’nin Central Intelligence Agency (CIA) ve İngiltere’nin Secret Intelligence Service desteğiyle birçok NATO ülkesinde gizli “stay-behind” (geride-kalacak) ağları oluşturuldu. Eğer Sovyet ordusu bir NATO ülkesini işgal ederse, geride kalan gizli hücreler sabotaj, istihbarat toplama, direniş örgütleme ve işgal kuvvetlerine karşı gerilla savaşı yürütecekti. Türkiye’de bu yapının çekirdeği genellikle Seferberlik Tetkik Kurulu olarak kabul edilir. 1952’de, Türkiye NATO’ya girdikten kısa süre sonra kuruldu. Daha sonra adı Özel Harp Dairesi oldu. Görevi, olası bir Sovyet işgaline karşı direniş hazırlıkları yapmaktı.

Bu kısmı hem Türk resmî kaynakları hem de eski komutanların anıları doğrulamaktadır. Resmî açıklamalara göre: Yapının amacı yalnızca dış işgale karşı hazırlıktı. NATO konseptinin bir parçasıydı. İç siyasete müdahale görevi yoktu.  Eski Özel Harp Dairesi Başkanı Kemal Yamak da anılarında buna yakın bir çerçeve çizer. Bu yapı Amerikan askerî yardımı ve eğitiminden yararlanmıştır.

https://en.wikipedia.org/wiki/Counter-Guerrilla?

(9) https://en.wikipedia.org/wiki/1980_Turkish_coup_d%27%C3%A9tat

(10) 12 Eylül Darbesi nitelikli insan gücü kaybı dışında, mali olarak kesin bir rakam söylemek zordur; ancak genel tablo şöyle özetlenebilir: Kısa vadede, ekonomik daralma ve büyüme kaybı; orta vadede, borç artışı, enflasyon ve işsizlik; uzun vadede, gelir dağılımının bozulması ve kurumsal zayıflama meydana getirmiştir. Bu yüzden akademik literatürde 12 Eylül’ün maliyeti, “tek bir para tutarı değil; onlarca yıl süren ekonomik ve sosyal kayıpların toplamı” olarak değerlendirilir.

(11) https://www.sozcu.com.tr/nato-zirvesi-ve-turkiye-p330893

(12) “NATO 3.0” ile ABD’nin stratejik önceliği değişiyor; ABD artık Avrupa’nın “otomatik güvenlik garantörü” olmak istemiyor. Asya-Pasifik ve Çin odak haline geliyor. Avrupa’dan daha fazla askerî ve mali katkı isteniyor. Bu metin Türkiye açısından şu çıkarımı ima ediyor: NATO dönüşürken Türkiye’nin rolü de yeni dengelere göre şekillenecek. Zirve (2026 Ankara) bu dönüşümün önemli bir sahnesi olacak. ABD’nin Avrupa’dan göreli çekilme eğilimi, Avrupa’ya “yük paylaşımı” baskısı ve Çin’in yükselişi ve Asya-Pasifik’e kayış eğilimi farklı think-tank analizlerinde de vurgulanmaktadır.

https://www.csis.org/analysis/nato-ankara-summit-nato-30-practice

(13) Türkiye, NATO 3.0’da güç kazanır mı, kaybeder mi?

Kısa cevap: Türkiye potansiyel olarak güç kazanır; fakat bu güç “otomatik” değil, pazarlıkla, kurumsal güvenle ve savunma-sanayi entegrasyonuyla kazanılabilir. Aksi halde askeri-stratejik önemi artarken karar alma süreçlerinde dışlanma riski de büyür.

Ankara Zirvesi’nin 7-8 Temmuz 2026’da Ankara Beştepe Cumhurbaşkanlığı Külliyesi’nde yapılacağı ve Türkiye’nin 2004 İstanbul’dan sonra ikinci kez bir NATO zirvesine ev sahipliği yapacağı resmi ve kurumsal kaynaklarda yer alıyor. Bu sembolik olarak önemlidir; çünkü ev sahibi ülke zirve gündemini tek başına belirlemez ama gündemin tonunu, yan temasları ve diplomatik çerçeveyi etkileme fırsatı yakalar. Bu değerlendirmenin dayandığı olgu, zirvenin Türkiye ev sahipliğinde yapılacak olmasıdır.

https://www.europarl.europa.eu/RegData/etudes/BRIE/2026/789355/EPRS_BRI%282026%29789355_EN.pdf

(14) Türkiye’nin güç kazanma zemini üç somut unsurdan geliyor. Birincisi askeri kapasite: Türkiye’nin NATO içinde ikinci büyük silahlı kuvvetlere sahip olduğu, İstanbul’da NATO Rapid Deployable Corps’a, İzmir’de Allied Land Command’a, Kürecik’te erken uyarı radar tesisine ev sahipliği yaptığı, European Parliamentary Research Service özetinde belirtiliyor. İkincisi coğrafya: Anadolu Ajansı analizinde Türkiye’nin Karadeniz’e erişim ve Montrö Sözleşmesi bağlamında kritik konumda olduğu, ayrıca Ukrayna ve Orta Doğu krizleri nedeniyle merkezi rolünün arttığı vurgulanıyor. Üçüncüsü güney kanat: Modern War Institute, Türkiye’nin Karadeniz, Doğu Akdeniz, Orta Doğu ve Kafkasya kesişimindeki konumuyla askerî açıdan vazgeçilmesi zor ancak siyasi açıdan yönetilmesi zor bir müttefik olduğu değerlendiriliyor.

https://mwi.westpoint.edu/natos-turkey-paradox/

(15) Modern War Institute aynı analizde Türkiye’nin bağımsız dış politikası, Yunanistan ve Kıbrıs ile anlaşmazlıkları, Suriye Demokratik Güçleri konusunda ABD ile ihtilafı, S-400 alımı ve Avrupa hükümetleriyle sürtüşmeleri nedeniyle ittifak içinde zor yönetilen bir müttefik olarak görüldüğünü belirtiyor. Dolayısıyla askeri önem artarken siyasi güven düşük kalırsa sonuç “daha fazla ihtiyaç duyulan ama daha az entegre edilen Türkiye” olabilir.

(16) Center for Strategic and International Studies (CSIS) (Stratejik ve Uluslararası Çalışmalar Merkezi) Ankara Zirvesi analizinde: NATO 3.0, daha “Avrupalı bir NATO” olarak tanımlanıyor. Avrupa’nın kendi savunması için daha fazla sorumluluk alması gerektiği ama ABD’nin ittifakta kalmasının hâlâ önemli olduğu vurgulanıyor. NATO’nun 2025 Lahey Zirvesi Bildirgesi de müttefiklerin 2035’e kadar GSYH’nin yıllık %5’ini savunma ve güvenlikle ilgili harcamalara ayırma taahhüdünü içeriyor. Bunun en az %3,5’i çekirdek savunma gerekleri, %1,5’e kadarı kritik altyapı, ağların savunulması, sivil hazırlık, inovasyon ve savunma sanayi tabanı için öngörülüyor. NATO’nun 2025 zirve özetinde de bu karar “tarihi” olarak niteleniyor ve savunma üretimi, caydırıcılık ve savunma duruşunun güçlendirilmesiyle ilişkilendiriliyor.

https://www.nato.int/en/about-us/official-texts-and-resources/official-texts/2025/06/25/the-hague-summit-declaration

(17) Bu tablo Türkiye için iki yönlü sonuç doğurur.

  1. a) Risk: Güvenlik garantisinin psikolojik değeri azalır. ABD Avrupa güvenliğindeki yükünü azaltırsa NATO’nun caydırıcılık mimarisi daha karmaşık hale gelir. CSIS analizinde NATO’nun savaş, Orta Doğu istikrarsızlığı ve yük paylaşımı gerilimleriyle karşı karşıya olduğu belirtiliyor. Türkiye açısından bu, özellikle Rusya, İran, Suriye, Doğu Akdeniz ve Karadeniz gibi eşzamanlı güvenlik dosyalarında “ABD şemsiyesinin otomatikliği” algısının zayıflaması demektir.
  2. b) Fırsat: Türkiye “ön cephe ülkesi” olmaktan “denge kurucu güvenlik sağlayıcı” rolüne geçebilir. Türkiye’nin coğrafi konumu ve askeri kapasitesi, ABD’nin daha seçici davrandığı bir düzende daha görünür olur. European Parliamentary Research Service, Ankara Zirvesi gündeminde savunma planlaması, harcama hedefleri, yük paylaşımı ve Ukrayna desteğinin yer almasının beklendiğini; ayrıca Türkiye’nin NATO savunma mimarisinde kilit sütunlardan biri olduğunu belirtir. Anadolu Ajansı da Türkiye’nin 1952’den beri NATO misyonlarına katkı verdiğini, Karadeniz erişimini kontrol ettiğini ve savunma sanayisinin modern askeri teknoloji tedarikçisi olarak öne çıktığını aktarır.

https://www.europarl.europa.eu/RegData/etudes/BRIE/2026/789355/EPRS_BRI%282026%29789355_EN.pdf

(18)   Eğer Avrupa savunması NATO içinde “Avrupa ayağının güçlenmesi” şeklinde gelişirse Türkiye dışlanmaz; hatta önemi artabilir. Ama Avrupa savunması Avrupa Birliği merkezli, tedarik ve teknoloji erişimini üyelik/kurumsal aidiyet üzerinden sınırlayan bir yapıya dönüşürse Türkiye ciddi dışlanma riskiyle karşılaşır.

Bu ayrımı özellikle yapmak gerekir. Türkiye, NATO üyesidir ama Avrupa Birliği üyesi değildir. Avrupa savunma kapasitesinin artması NATO içinde olursa Türkiye bu artışın doğal parçasıdır. Ancak Avrupa savunma fonları, ortak tedarik mekanizmaları ve sanayi zincirleri Avrupa Birliği kurallarıyla şekillenirse Türkiye “askeri olarak gerekli ama kurumsal olarak dışarıda” kalabilir.

European Commission’ın Security Action for Europe sayfasına göre, 27 Mayıs 2025’te kabul edilen ve üye devletlere savunma hazırlığını hızlandırmak için 150 milyar avroya kadar uzun vadeli uygun maliyetli kredi sağlayan yeni bir mali araçtır. Aynı resmi sayfa, tedarik sözleşmelerinde bileşen maliyetlerinin %35’inden fazlasının Avrupa Birliği, EEA-EFTA veya Ukrayna dışından gelmemesi şartını belirtir. EUR-Lex metninde de Avrupa’nın daha egemen, savunmasında daha sorumlu, kritik kabiliyet açıklarını azaltan ve Avrupa savunma teknolojik-sanayi tabanını güçlendiren bir çizgiye yöneldiği ifade edilir.

https://defence-industry-space.ec.europa.eu/eu-defence-industry/safe-security-action-europe_en

(19) Bu konuda Türk ve Avrupalı yorumlarda da hassasiyet görülüyor. Anadolu Ajansı’nın aktardığı panelde Mehmet Fatih Ceylan, Avrupa’nın savunmasını güçlendirme çabalarının Türkiye, Birleşik Krallık ve Norveç gibi Avrupa Birliği üyesi olmayan NATO müttefiklerini dışlamaması gerektiğini söylüyor. Avrupa güvenliği Avrupa Birliği sınırlarına indirgenirse, kıtanın gerçek savunma kapasitesi de daralır.

https://www.aa.com.tr/en/politics/experts-discuss-nato-s-future-turkiye-s-strategic-role-ahead-of-ankara-summit/3966186

 

Bir cevap yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir