TÜRKİYE’YE BİRKAÇ FÜZE YETEBİLİR Mİ?
Ortadoğu’da bazen bir savaşı başlatan şey, savaş ilanı değildir.
Bazen birkaç füzedir.
Daha doğrusu, kimin attığı kesin olarak ortaya konulamayan birkaç füze…
Bugün Türkiye açısından asıl üzerinde düşünülmesi gereken ihtimal belki de budur…
☆☆☆
Çünkü önümüzde birbirinden bağımsız gibi görünen gelişmeler var:
Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan bir “Mekke Ortak Savunma Anlaşması” imzalıyor. (1)
Anlaşma, üç ülkeden birine yönelik saldırının üçüne yapılmış sayılmasını öngörüyor.
Pakistan ise Husilerin Suudi Arabistan’a yönelik saldırıları sonrasında henüz ortak askeri müdahale görüşülmediğini açıklıyor.
Tam bu sırada Yemen’deki İran destekli Husiler güçleniyor; Bab el-Mendeb’i tehdit ediyor, Suudi Arabistan’ın enerji altyapısını hedef alıyor. (2)
ABD ise giderek büyüyen bu savaşta doğrudan yeni bir askeri cephe açmak yerine Suudi Arabistan’a istihbarat desteğiyle yetiniyor…
☆☆☆
İlk yönlendirme Washington’dan Cumhuriyetçi Temsilciler Meclisi üyesi Joe Wilson geliyor:
Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan’ın artık Husileri ortadan kaldırmasının zamanı geldiğini söylüyor. (3)
Ardından bir başka Amerikalı siyasetçi, Darrell Issa, Ankara’da Türkiye’nin S-400 sorununu BAE formülüyle çözebileceğini, buna karşılık F-16 modernizasyonunun öncelikli olması gerektiğini söylüyor. (4)
Bütün bunlar tek başına bir savaş planının kanıtı değildir elbette.
Ama insanın aklına şu soruyu getirmeye yeterler:
Amerika İran’la savaşırken, savaşın yükünü bölge ülkelerine devretmenin yolu aranıyor olabilir mi?..
☆☆☆
İşte tam burada, Türkiye’nin yakın geçmişinde unutulmaması gereken bir olay karşımıza çıkıyor.
2014 yılında Suriye’ye müdahale tartışmalarının en hararetli döneminde, Hakan Fidan’ın da aralarında bulunduğu devlet görevlilerine ait olduğu ileri sürülen bir ses kaydı (5) kamuoyuna sızdırılmıştı.
Kayıtta, Türkiye’nin Suriye’ye müdahalesi için Türkiye topraklarına füze attırılması ve bunun gerekçe olarak kullanılmasından söz edildiği iddia edilmişti.
Dönemin hükümeti kaydın yayımlanmasını ve içeriğini sert biçimde reddetti; kaydın bağlamı ve bütünlüğü konusunda da ciddi tartışmalar yaşandı.
Dolayısıyla bugün bu kaydı, “Türkiye’nin böyle bir operasyon planladığının kesin kanıtı” diye sunmak doğru değildir.
Fakat başka bir açıdan son derece önemlidir:
Bir ülkenin savaşa girebilmesi için kamuoyunda ve uluslararası hukukta bir “gerekçeye” ihtiyaç duyduğu gerçeğini hatırlatmaktadır…
☆☆☆
Şimdi 2026’ya dönelim.
Türkiye’nin İran’la savaşmak istemediğini varsayalım.
Peki Türkiye’yi savaşa sokmak için mutlaka Ankara’nın İran’a savaş ilan etmesi mi gerekir?
Hayır.
Türkiye topraklarına birkaç füze düşmesi yeterli olabilir.
Eğer bu füzelerin İran tarafından atıldığı kabul edilirse, Türkiye açısından tablo bir anda değişir:
İran Türkiye’ye saldırmıştır.
Artık mesele İran’ın nükleer programı değildir.
Yemen değildir.
Hürmüz değildir.
Türkiye’nin kendini savunma hakkıdır.
NATO devreye girer.
Mekke Savunma İttifakı’nın anlamı değişir.
Suudi Arabistan ve Pakistan’ın Türkiye’ye destek vermesi gündeme gelir.
Amerika ise “Türkiye’nin savunmasına yardım eden müttefik” konumuna geçebilir.
Böylece Washington’ın İran savaşındaki yükünün bir bölümü, hiç kimsenin açıkça “Türkiye’yi savaşa sokalım” demesine gerek kalmadan Türkiye’nin üzerine kayabilir.
İşte üzerinde durulması gereken ihtimal budur.
☆☆☆
Daha da önemlisi, böyle bir senaryonun mutlaka “sahte bayrak operasyonu” (6) olması da gerekmez.
Gerçekten İran’ın attığı bir füze yanlışlıkla Türkiye’ye düşebilir.
Bir füze rotasından sapabilir.
Bir hava savunma sistemi hedefi yanlış değerlendirebilir.
Bir füze başka bir aktör tarafından ateşlenebilir.
Ya da saldırının kaynağı konusunda savaşın ilk saatlerinde yanlış bilgi yayılabilir.
Fakat savaşların en tehlikeli anı tam da burasıdır:
Gerçeğin henüz ortaya çıkmadığı, fakat siyasi kararların çoktan verilmeye başlandığı an.
Bir füzenin kimin tarafından atıldığını kesin olarak belirlemek günler sürebilir.
Ama misilleme kararı bazen dakikalar içinde alınır…
☆☆☆
Bugün Washington’ın karşı karşıya bulunduğu sorun da küçümsenecek gibi değil.
Hürmüz Boğazı zaten savaşın baskısı altında.
Şimdi Husilerin Bab el-Mendeb üzerindeki ilerleyişi ABD’nin önüne ikinci bir stratejik cephe çıkardı: Reuters’a göre Washington’ın askeri kaynakları üzerindeki baskı artarken, ABD’nin önündeki seçeneklerden biri bölgesel müttefikleri daha fazla sorumluluk üstlenmeye teşvik etmek…
☆☆☆
İşte Türkiye burada kritik ülke haline geliyor.
Çünkü Türkiye’nin ordusu güçlü.
NATO üyesi.
Bölgesel askeri kapasitesi yüksek.
Pakistan’ın nükleer caydırıcılığı var.
Suudi Arabistan’ın ekonomik ve stratejik önemi büyük.
Üçü bir araya geldiğinde ortaya Washington’ın bölgedeki yükünü azaltabilecek ciddi bir güç çıkıyor…
☆☆☆
Peki bunun karşılığında Türkiye ne kazanacak?
F-16’lar mı?
S-400 sorununun çözümü mü?
ABD ile ilişkilerin normalleşmesi mi?
Yoksa Türkiye, başkasının savaşında kendi askerini öne sürme riskini mi alacak?..
☆☆☆
İşte Darrell Issa’nın S-400 ve F-16 mesajı da bu nedenle dikkatle izlenmeli.
S-400’lerin BAE‘ye devredilmesi, Türkiye’nin Batı savunma sistemleriyle yeniden bütünleşmesi ve F-16 kapasitesinin güçlendirilmesi kendi başına olağan bir savunma politikası olabilir.
Ama bunun İran savaşı, Mekke İttifakı ve Yemen cephesiyle aynı zaman diliminde gerçekleşmesi, stratejik açıdan ayrıca değerlendirilmelidir.
☆☆☆
Burada bir “komplo teorisi” kurmaya gerek yok.
Tam tersine, yapılması gereken şey çok daha basit:
Olasılıkları önceden düşünmek.
Türkiye’nin İran’la savaşması için Washington’ın Ankara’ya “İran’la savaş” demesi gerekmeyebilir.
Türkiye’nin savaşın içine çekilmesi için:
Bir saldırı,
bir füze,
bir misilleme,
bir ittifak yükümlülüğü yeterli olabilir.
Ve eğer saldırının kimin tarafından yapıldığı konusunda ilk saatlerde bir belirsizlik varsa, tehlike daha da büyür.
Çünkü savaş ortamında ilk açıklama bazen sonradan ortaya çıkan gerçeğin önüne geçer.
☆☆☆
Bu nedenle Türkiye’nin önündeki en önemli güvenlik sorularından biri şudur:
İran’dan geldiği söylenen bir füze Türkiye topraklarına düşerse, Ankara misilleme yapmadan önce saldırının kaynağını bağımsız ve kesin biçimde ortaya koyabilecek bir mekanizmaya sahip midir?
Daha da önemlisi:
Türkiye’nin savaşın tarafı haline gelmesini isteyen herhangi bir güç, Türkiye’yi doğrudan ikna etmek yerine Türkiye’nin saldırıya uğramasını sağlayacak bir ortam oluşturmayı tercih edebilir mi?
Bunun olduğuna dair bugün elimizde şimdilik bir kanıt yok.
Ama böyle bir ihtimali hiç hesaba katmamak da ciddi bir stratejik hata olur.
Çünkü 2014’te kamuoyuna yansıyan tartışma bize en azından şunu hatırlatmıştır:
Savaşlar yalnızca cephede kazanılmaz; “savaşın gerekçesi” de savaşın kendisi kadar önemlidir.
Bugün Türkiye’nin en büyük güvenlik ihtiyacı belki de budur:
Bir füze düştüğünde ilk sorunun “Kime saldıracağız?” değil, “Bu füzeyi gerçekten kim attı?” olmasıdır.
Çünkü Türkiye’nin İran savaşına girmesi için belki de İran’la savaşmaya karar vermesi gerekmeyecek.
Türkiye’ye birkaç füze yetebilir.
Av. Cemil Can
DİPNOTLAR
(1) https://www.iletisim.gov.tr/turkce/arama_sonuclari/3a54f352d9e4ed554d619fd9041d3715/
(2) https://www.reuters.com/world/middle-east/houthi-advance-yemen-puts-us-new-bind-2026-09-12
(3) https://x.com/RepJoeWilson?
(5) https://www.cumhuriyet.com.tr/haber/bocek-jandarma-genel-komutaninin-cantasina-yerlestirilmis-594523
(6) Sahte bayrak (False flag), bir saldırı veya operasyonun gerçek failinin gizlenmesi ve eylemin başka bir devlet, örgüt veya aktör tarafından yapılmış gibi gösterilmesi anlamına gelir.



