AKP’NİN MUHALEFET KOLLARI!..

Cuma akşamı Sözcü TV’de Kılıçdaroğlu’nu milyonlarla birlikte ben de dinledim.
Halkın merak ettiği bütün sorulara kaçamak cevaplar verildi. (1)
Gerçekleri ortaya çıkartmak için tartışmayı sürdüreceğiz.
Zira bu mesele, siyasi iktidarın iddia ettiği gibi CHP’nin bir “iç meselesi” değil, tam aksine 86 milyon Türk halkının rejim ve gelecek meselesidir…
☆☆☆
Tartışmayı yanlış bir mecraya sürüklememek için “butlan kararı” ile verilen “ihtiyati tedbir kararı”nın niteliğine bir defa daha değinmek gerektiğine inanıyorum:
Yetkin ve etkili hukukçuların, akademisyenlerin ve objektif değerlendirmeleriyle toplumda saygınlık kazanmış yazarların-çizerlerin ortak kanısına göre; uyuşmazlığın esasını çözecek şekilde ihtiyati tedbir kararı verilemeyeceği ile söze başlıyorum.
İhtiyati tedbir kararı, uyuşmazlığın esası hakkında karar verilinceye kadar tarafların zarara uğramalarını önlemek ve işlerin olması gerektiği gibi yürütülmesini sağlamak için verilen geçici bir karardır.
Buna göre, kurultayda alınan seçim sonuçları dahil diğer bütün kararlar ayrı ayrı iptal edilse bile, parti yönetimine, kurultayın açılması ile görevi bitenler (KK ve ekibi) yeniden getirilemez…
Aksi halde, ideolojik ağırlıklı “parti iradesi” yerine, hukuk ağırlıklı “yargı iradesi” geçirilmiş olur!..
☆☆☆
Öte yandan, böyle bir karar önceki yönetimi koruma ve parti içi rekabeti ortadan kaldırma sonucunu da doğurur.
Dolayısıyla objektiflikten uzak olur
Ayrıca, parti üyelerini temsil eden önceki delegelerin, seçme ve seçilme haklarını ortadan kaldıracak şekilde bir sonuç da ortaya çıkartır.
Dolayısıyla hukuk devletlerinde böyle bir ihtiyati tedbir kararı verilemez…
☆☆☆
Bilindiği gibi suçlar kişiseldir; suç varsa bunu işleyen cezasını da bireysel olarak çeker.
Bir ya da birkaç kişinin suç işlemiş olması, suç işlemeyenlerin seçme ve seçilme haklarının kısıtlanmasına ya da ortadan kaldırılmasının nedeni olamaz, gerekçesi yapılamaz…
Dolayısıyla Mahkemenin partiye çağrı heyeti atayarak mümkün olan en kısa süre içerisinde kurultayı toplaması yerine “kesin geçersizlik” (mutlak butlan) kararı vermesi doğru olmamıştır…
☆☆☆
Ne var ki, tartışmalı 38. Kurultay’dan sonra, iki olağanüstü, bir de olağan genel kurul yapılmıştır.
“Butlan kararı” ile daha sonra usulüne uygun olarak seçilen yeni delegelerin de “seçme ve seçilme haklar” yok edilmiştir.
38. Olağan Genel Kurul tüm sonuçları ile iptal edilse bile, 39. Olağan Genel Kurula katılan delegelerin ve bu delegelerin seçtiği Genel Başkan ile Parti Meclisinin de ortadan kalkmış olacağı, hiçbir gerekçe ile savunulamaz.
Çünkü 39. Olağan Genel Kurula katılan delegelerin seçiminde, 38. Olağan Genel Kurul delege ve yöneticilerin bir etkisi olduğu kanıtlanamamıştır.
39. Olağan Genel Kurul’un, 38.Olağan Genel Kurul delege ve yöneticilerinin etkisi ile sakatlandığı tespit edilmediğine ve verilen mazbatalar da iptal edilmediğine göre, hukuken geçerli olan son yönetim görevi başında iken, mahkemenin DAVANIN KONUSUZ KALMIŞ OLMASI NEDENİYLE KARAR VERİLMESİNE YER OLMADIĞI KARARI vermesi hukuka uygun olurdu…
☆☆☆
Hiçbir tutar yanı olmayan böyle bir kararı fırsat bilerek, CHP’nin yönetimine gelmeyi kabul etmek, hukuka aykırı olmaktan başka, ahlaki de değildir…
Buna rağmen, yapılması gereken öncelikli iş; gecikmeksizin 39. Olağan Genel Kurul delegeleri ile olağanüstü kurultayı toplamak ve CHP üyelerinin iradesini CHP yönetimine taşımaktır…
Ayak sürçmek, bahaneler üreterek ve mahallelerden başlayarak yeniden kurultay sürecini işletmek; üzerinde hiçbir şaibe ve tartışma olmayan delegelerin de seçme ve seçilme haklarını ortadan kaldırmak sonucunu doğuracaktır…
Kılıçdaroğlu (KK) ve arkadaşlarının bu noktada direnç göstermeleri, haklarında ileri sürülen tüm iddialara haklılık ve inandırıcılık kazandırmaktadır…
☆☆☆
KK ve ekibinin, CHP yönetimine polis zoru ile oturmasından sonra yaşananlar, ileri sürülen iddiaların güçlü kanıtları olarak önümüzde durmaktadır:
İlk iş olarak partinin avukatlarının görevlerine son verilmiştir, sebebi nedir açıklanmamıştır.
Mazbatası elinde olan seçilmiş bir genel başkanın, parti hesaplarına erişiminin engellenmesi, oldukça tuhaf kaçmıştır.
Ardından, CHP’nin YSK’daki temsilcisi değiştirilmiştir.
Bazı parti çalışanlarının alelacele işlerine son verilmesi, emekten ve emekçiden yana fikirleri savunmakla görevli CHP’ye yakıştı mı?
Siyasi faaliyetleri ile baştan beri göz dolduran ve siyasi iktidarı sıkıştıran Grup Başkanvekilleri ile bazı milletvekillerinin, (Tüzük m.63’e de aykırı olacak şekilde) tedbirli olarak (2) disipline sevk edilmeleri ve devamında partiden ihraç edilmeleri CHP’ye nasıl bir siyasi yarar sağlayacaktır?..
☆☆☆
Yasalara uygun olarak seçilen ve YSK tarafından mazbataları verilen 39. Olağan Kurultay’ı toplayan delegelerin, butlan kararından sonra olağanüstü kurultayın toplama istekleri, hangi gerekçeler ile kabul edilmemektedir?
Hadi onu da bir tarafa bırakalım; “butlan kararı” ile görev başı yapan 38. Olağan Kurultay delegelerinin olağanüstü kurultayı toplama istekleri, “tedbir var” denilerek reddedilebilir mi?..
☆☆☆
Kılıçdaroğlu, “butlan davası” süreci boyunca; etkin pişmanlıktan yararlanmak isteyen sözde itirafçıların iftiraları ile AKP yönetici ve yandaş medyasının haksız ve yersiz ithamlarına paralel söylemleri tekrar ederek, utanmazca “masumiyet ilkesi”ni (3) ihlal etmiştir/etmektedir…
Kılıçdaroğlu, açıkça suçluluğu kesinleşmemiş insanları rüşvet alıp-vermekle suçlamaktadır.
Üstelik itham ettiği bu kişilerin tümünü siyasete kendisi taşımıştır!
Görevde iken kendisinin CHP yönetimine getirdiği, milletvekili listelerine koyduğu, kol kanat gerdiği FETÖ ile CHP’yi birinci parti yapan Özgür Özel yönetimini irtibatlı olmakla itham etmek nasıl bir kafadır?
Hepsinden önemlisi; meşru bir yönetimi, Anayasal ve yasal hakları olan toplantı ve gösteri yapmalarını “ayaklanma çığırtkanlığı yapmak” şeklinde değerlendirerek hedef göstermesidir…
☆☆☆
Kılıçdaroğlu’nu o akşam dikkatlice dinledim:
En temel ve merak edilen sorulara “bilmiyorum” diyerek cevap vermiştir.
Sıkıştırıldığında “ben hukukçu değilim” diyerek işin içinden sıyrılabileceğini sanmıştır.
Kaçamak cevap bile vermekte zorlandığı sorular gelince “size bir soru soruyorum” diyerek konuyu başka yönlere çekmeye çalışmıştır…
Nedense olağanüstü kurultay için engel gördüğü tedbir kararını, olağan genel kurul için engel görmeyerek; “en kısa zamanda olağan genel kurulu toplayacağım” deyip, en kısa zamanı tarihlendirememiştir.
YSK’nın verdiği ve iptal etmediği mazbata, seçilmiş Genel Başkan Özgür Özel’de olmasına rağmen, KK; “bana neden genel başkan” demiyorsunuz diyerek ne kadar kompleksli ve acil tedaviye muhtaç biri olduğunu ortaya koymuştur.
KK’nın “ahlaki üstünlük” ve “arınma” sözcükleri arkasına sığınarak meşru CHP yöneticilerine toptan töhmet altında bırakması bilinçli bir tercihtir…
☆☆☆
Sonuç olarak CHP için “AKP’nin Muhalefet Kolları” haline getirildi benzetmesini yapmak mümkün hale gelmiştir…
Av. Cemil Can
DİPNOTLAR
(1) https://www.sozcu.com.tr/gazeteciler-dobra-dobra-sordu-kilicdaroglu-sozcu-tv-de-konustu-p329482
(2) CHP Tüzük’ ündeki uygulamaya göre tedbir kararı verilmiş bir üyenin: a) Parti adına açıklama yapması engellenebilir, b) Parti organlarındaki görevlerini kullanması askıya alınabilir, c) Parti toplantılarına ve parti içi faaliyetlere katılımı sınırlandırılabilir, d) Seçme ve seçilme hakkı (kongre delegeliği, il-ilçe yönetimi adaylığı vb.) geçici olarak durdurulabilir ve e) Parti adına temsil yetkisi kullanması engellenebilir.
https://chp.org.tr/yayin/chp-parti-tuzugu
(3) Masumiyet karinesi (suçsuzluk karinesi), bugün bize çok doğal gelen bir ilke olsa da insanlık tarihinde oldukça geç ortaya çıkmıştır. Temel anlamı şudur: Bir kişi, suçu mahkeme kararıyla kesin olarak kanıtlanıncaya kadar masum kabul edilir.
Antik toplumların çoğunda bugünkü anlamda bir masumiyet karinesi yoktu. Örneğin: Antik Yunan’da suçlanan kişi çoğu zaman kendisini savunmak zorundaydı. Roma hukukunda ise zamanla “iddia eden ispatla yükümlüdür” (ei incumbit probatio qui dicit) ilkesi gelişti. Bu ilke masumiyet karinesinin atalarından biri sayılır. Roma hukukçularından Julius Paulus’a atfedilen şu söz sıkça anılır: “Şüphe halinde sanığın lehine karar verilmelidir.” Bu, günümüzdeki “şüpheden sanık yararlanır” ilkesinin erken biçimlerinden biridir. Orta Çağ Avrupa’sında masumiyet karinesi ciddi ölçüde geriledi. Özellikle: Engizisyon mahkemelerinde, cadılık davalarında, dini suçlamalarda, kişiler çoğu zaman suçsuz olduklarını ispatlamak zorunda bırakılıyordu. İşkence altında alınan itiraflar da delil olarak kullanılabiliyordu. Bu dönemde uygulama çoğu kez fiilen şöyleydi: “Suçsuz olduğunu ispat edene kadar suçlusun.” Aydınlanma Döneminde masumiyet karinesinin modern biçimi 18. yüzyılda ortaya çıktı. İtalyan hukukçu ve düşünür Cesare Beccaria, 1764’te yayımlanan Suçlar ve Cezalar Üzerine adlı eserinde şunu savundu: Bir insan mahkûm edilmeden önce suçlu sayılamaz. Bu düşünce Avrupa’da büyük etki yarattı. Masumiyet karinesinin ilk açık anayasal ifadesi 1789 tarihli Fransız Devrimi sırasında kabul edilen İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirisi’nin 9. maddesinde yer aldı: “Her insan suçlu olduğu ilan edilinceye kadar masum sayılır.” Bugünkü ilkenin doğrudan kaynağı budur. İkinci Dünya Savaşı sonrasında ilke uluslararası insan hakları metinlerine girdi. 1948 yılında Birleşmiş Milletler tarafından kabul edilen İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi Madde 11 ile “Bir suç ile itham edilen herkes, savunması için gerekli bütün güvenceler sağlanarak yapılan açık bir yargılama sonunda suçluluğu kanıtlanıncaya kadar suçsuz” sayılmıştır. 1950 yılında Avrupa Konseyi bünyesinde kabul edilen Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi Madde 6/2 ile: “Bir suç ile itham edilen herkes, suçluluğu yasal olarak sabit oluncaya kadar masum sayılır” hükmü getirilmiştir. Bu hüküm bugün Türkiye için de bağlayıcıdır. Osmanlı döneminde modern anlamda masumiyet karinesi açık şekilde düzenlenmemişti. Cumhuriyet döneminde ceza usulü reformlarıyla birlikte ilke giderek güçlendi. Bugün: Anayasa Madde 38/4 “Suçluluğu hükmen sabit oluncaya kadar kimse suçlu sayılamaz.” Bu hüküm masumiyet karinesinin anayasal temelidir. Ayrıca: Ceza Muhakemesi Kanunu, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi, Anayasa Mahkemesi kararları ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararları bu ilkeyi korumaktadır.
Masumiyet karinesi yalnızca mahkemeleri bağlamaz. Devlet yetkilileri, savcılar, bakanlar, belediye başkanları ve hatta mahkemeler bile kesin hükümden önce bir kişiyi “suçlu” ilan edemez.
Örneğin: “Hakkında soruşturma var” demek mümkündür. “Kesin suçludur” demek ise hüküm yoksa masumiyet karinesine aykırı olabilir. Bu nedenle modern hukukta yükümlülük sanıkta değil, iddia makamındadır: Kişi masum olduğunu kanıtlamak zorunda değildir; devlet onun suçlu olduğunu kanıtlamak zorundadır. Masumiyet karinesi, bugün hukuk devletinin en temel güvencelerinden biri kabul edilir ve kökleri Roma hukukuna kadar uzansa da modern biçimini esas olarak Aydınlanma düşüncesi, Beccaria ve Fransız Devrimi sonrasında kazanmıştır.


