“YAN GELİP YATAN” VE MAVİ VATAN !..

Önümüzdeki haftalarda büyük olasılıkla “Mavi Vatan Kanun Tasarısı” ya da medyada sık geçen adıyla “Mavi Vatan Yasası’nın Kurban Bayramı sonrası TBMM’ye sunulması bekleniyor.
Takip eden günlerde yaşanacak tartışmaları anlayabilmek ve ülke çıkarlarına uygun yorum ve analizler yapabilmek için bazı temel kavramları bilmek şarttır.
Aksi halde, Arapça bilmediği halde Arapça vaaz dinlerken kendini kaybedenlerden farkımız kalmaz…
☆☆☆
İlk öğrenmemiz gereken: “Mavi Vatan”dır… (1)
Bu kavram, özellikle Emekli Amiral Cem Gürdeniz (2) ile özdeşleşmiştir.
Daha sonraları devlet politikası diline yerleşmiş olan “Mavi Vatan” kavramının fikir babası olarak bu değerli amiralimiz kabul ediliyor…
Gürdeniz, bu özelliği nedeniyle FETÖ yapılanmasının etkisiyle yürütülen ve daha sonra sahte veya tartışmalı dijital delillere dayandığı ortaya çıkan “Balyoz Davası”ndan tutuklanıp 3 yıl özgürlüğünden yoksun bırakılmış bir komutandır…
☆☆☆
İktidar tarafından hazırlıkları sürdürülüp TBMM’ye sunulması beklenen ve bir çerçeve düzenleme olarak gündemde olan tasarının Türkiye’nin deniz yetki alanlarıyla ilgili dağınık mevzuatını tek bir çatı altında toplamayı hedeflediği anlaşılıyor.
Düzenlemenin amacının: Türkiye’nin deniz yetki alanlarını iç hukukta daha açık tanımlamak; Doğu Akdeniz, Ege ve Karadeniz’deki hak iddialarını hukuki zemine oturtmak ve Devlet kurumlarının deniz alanlarında hangi yetkiyi nasıl kullanacağını netleştirmek olduğu anlatılıyor…
☆☆☆
Basına yansıyan bilgilere göre taslakta şu unsurlar öne çıkmaktadır:
Münhasır ekonomik bölge (MEB) esaslarının tanımlanması; kıta sahanlığı sınırlarının iç hukukta çerçevelenmesi, deniz yetki alanlarında uygulanacak hukuki standartların belirlenmesi; kime ait olduğu tartışmalı olan “gri bölge” tartışmalarına konu olan ada/adacık meselelerine ilişkin tanımların belirlenmesi; deniz güvenliği, kaçakçılık, çevre koruma ve bazı deniz suçlarıyla ilgili yetki düzenlemeleri ile Cumhurbaşkanına bazı “özel statülü deniz alanı” ilan etme yetkileri verilmesi…
☆☆☆
Hiç kuşku yok ki, en kritik mesele Ege ve Yunanistan boyutudur.
Tasarı yalnızca teknik bir deniz hukuku düzenlemesi olarak görülmüyor.
Çünkü:
Özellikle; Ege’de karasuları, adaların etkisi, kıta sahanlığı ve Doğu Akdeniz enerji alanları gibi başlıklarda Türkiye ile Yunanistan arasında uzun süredir anlaşmazlık bulunmaktadır…
Bu nedenle Atina basını (3) ve Yunan hükümeti tasarıyı dikkatle takip ediyor.
Bazı Yunan yorumcular bunun Türkiye’nin mevcut tezlerini “iç hukukla tahkim etme” girişimi olduğunu savunuyorlar…
☆☆☆
Bu konulardaki düzenlemeler, hukuki açıdan oldukça önemlidir.
Otomatik uygulanması halinde aleyhte sonuçlar doğurabileceği düşüncesi ile Türkiye, 1982 tarihli Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi’ne (UNCLOS) taraf olmamış fakat farklı uluslararası zeminlerde kendi tezlerini savunmaya devam etmiştir.
Yeni yasa girişiminin “iç hukuk düzeyinde” biraz da bu boşluğu doldurma amacı taşıdığını söylemekte bir yanlışlık yoktur…
☆☆☆
Tasarıyı destekleyenlerin görüşlerini:
Türkiye’nin deniz hakları ilk kez sistemli biçimde kanunlaşacak, enerji arama ve deniz güvenliği alanında devletin eli güçlenecek, uluslararası müzakerelerde hukuki tutarlılık sağlanacak ve denizcilik vizyonumuz kurumsallaşacaktır çerçevesinde toplamak mümkündür.
Eleştiriler ise:
Tasarının dış politik gerilimi artırabileceğini, özellikle Ege’de tansiyonu yükseltebileceğini, iç hukuktaki düzenlemenin uluslararası hukukta otomatik sonuç doğurmayacağı ve bazı maddelerin yürütmeye fazla geniş yetki verebileceği noktalarında yoğunlaşmaktadır…
Kişisel görüşüme göre bu eleştiriler yersizdir…
☆☆☆
Bilmemiz gereken konulardan biri de deniz hukuku ile ilgili uyuşmazlıkların hangi mahkemelerde (4) çözüme kavuşturulacağıdır.
Türkiye–Yunanistan arasındaki sorun hangi mahkemeye gideceğini de önceden bilmek kuşkusuz önemlidir.
En çok konuşulan seçenek Uluslararası Adalet Divanı’dır.
Çünkü iki devlet arasındaki sınır uyuşmazlıkları için klasik platform burasıdır.
Ama bunun için iki ülkenin birlikte başvurması gerekmektedir…
☆☆☆
Türk ve Yunan pilotların Ege denizi üzerinde her Allah’ın günü “it dalaşı” (5) yapılmasına rağmen neden şimdiye kadar Uluslararası Adalet Divanı’na gidilmedi acaba?
Bu sorunun yanıtı önümüze ışık tutucu mahiyettedir.
Çünkü: Taraflar hangi konuların mahkemeye götürüleceği, hangi hukuk kurallarının uygulanacağı ve adaların etkisinin nasıl hesaplanacağı gibi başlıklarda anlaşamıyorlar…
Çok önemli bir gerçek de şudur:
Uluslararası mahkemelerin polisi yoktur; kararlar hukuki, diplomatik ve siyasi baskıyla uygulanırlar.
Yani büyük devletler bazen kararları tamamen veya kısmen reddedebilirler.
Bu nedenle deniz hukuku meseleleri çoğu zaman; hukuk, diplomasi, askerî güç ve enerji politikası karışımı bir alan haline gelir…
☆☆☆
Yunanistan ile Türkiye arasındaki temel sorunları birkaç cümle özetlersek şunu söyleyebiliriz:
Türkiye ile Yunanistan arasındaki temel sorunların çoğu Ege Denizi ve Doğu Akdeniz’deki egemenlik ve yetki alanı anlaşmazlıklarından kaynaklanmaktadır.
Başlıca meseleler ise şunlardır:
Karasularının genişliği, Yunanistan’ın Ege’de karasularını 12 mile çıkarma hakkı olduğunu savunmasına karşı, Türkiye bunun Ege’yi büyük ölçüde Yunan denizi haline getireceğini ve “casus belli” (savaş nedeni) sayılacağını tezini ileri sürmektedir.
Kıta sahanlığı ve MEB sınırları konusu; taraflar, adaların ne kadar deniz yetki alanı üreteceği konusunda anlaşamamaktadır.
Özellikle küçük Yunan adalarının Türkiye kıyılarına çok yakın olması (6) sorunu karmaşıklaştırıyor.
☆☆☆
Tasarının yeni sorunlar (7) üretip üretmeyeceğini elbette ki önümüzdeki günlerde yaşayarak göreceğiz…
Sorun üretebileceği görüşünü savunanların eleştirilerinin odağında şu nokta vardır:
Deniz yetki alanı meseleleri yalnızca iç hukukla çözülebilecek konular değildir. Çünkü uyuşmazlık iki veya daha fazla devleti ilgilendiriyor. Örneğin Yunanistan; “Türkiye kendi tezlerini tek taraflı yasalaştırıyor” diyebilir, bunu fiilî durum yaratma girişimi olarak görebilir. Özellikle: Ege, Doğu Akdeniz, ada etkisi, MEB sınırları gibi zaten hassas başlıklarda dil sertleşirse diplomatik tansiyon yükselebilir…
Uluslararası hukuk açısından kritik gerçek ise şudur:
Bir devletin iç hukukunda: “Şu deniz alanı bana aittir” demesi, uluslararası hukukta otomatik olarak geçerli olmaz. Çünkü deniz sınırları çoğu zaman; karşılıklı anlaşmayla, tahkimle, ya da uluslararası mahkeme kararlarıyla kesinleşir. Bu nedenle yasa: Türkiye’nin iç pozisyonunu güçlendirebilir ama tek başına uluslararası tanınma sağlamaz.
En önemli risk, söylem ile uygulama arasındaki farktır:
Eğer yasa teknik, idari, koordinasyon amaçlı kalırsa etkisi daha sınırlı olabilir. Ama sert egemenlik dili, tartışmalı alanlarda agresif uygulamalar, askerî/siyasi restleşmeler de eşlik ederse yeni krizler üretme ihtimali artabilir…
☆☆☆
Bütün eleştirilere rağmen bu konulardaki yasal düzenleme Türkiye açısından hayati önemdedir.
Çünkü kamuoyu uzun süredir “denizlerdeki haklarımız yeterince kurumsallaşmadı”
görüşündedir. Özellikle de enerji rekabeti, Doğu Akdeniz, deniz güvenliği ve sondaj faaliyetleri gibi alanlar, devletleri daha ayrıntılı deniz mevzuatına yöneltiyor. Bu nedenle tasarı sadece dış politika değil; aynı zamanda stratejik devlet yapılanması meselesi olarak da görülüyor.
Her Allah’ın günü bir Yunanlı yetkilinin mülkiyeti tartışmaları adalarda bir oldu bitti yaratarak “mangal partisi” düzenlemesi veya tesis açması da Türk halkını oldukça rahatsız ediyor…
Bu nedenle yasa tasarısının Türkiye ile Yunanistan arasındaki uyuşmazlığı tek başına çözmesi beklenmezse de Türkiye açısından kurumsal ve stratejik bir netlik sağlayabilir,
Hatta içeriğine ve uygulanış biçimine bağlı olarak, diplomatik pazarlık gücünü de artırabilir.
Yani mesele yalnızca “hukuk” değil; aynı zamanda diplomasi, güç dengesi ve siyasi irade meselesidir.
Av. Cemil Can
DİPNOTLAR:
(1) Mavi Vatan, Türkiye’nin yalnızca kara sınırlarını değil; Karadeniz, Ege ve Akdeniz’deki kıta sahanlığı, münhasır ekonomik bölge (MEB), enerji arama hakları, deniz güvenliği ve stratejik çıkarlarını da “milli egemenlik alanı” olarak gören bir jeopolitik öğretinin adıdır.
Mavi Vatan’ın en temel kavramları:
A- Deniz Yetki Alanları, bu daha geniş bir üst kavramdır. Bir devletin denizlerde sahip olduğu tüm hukuki alanların genel adına “deniz yetki alanları” denir. Buna karasuları, bitişik bölge, münhasır ekonomik bölge ve kıta sahanlığı dahildir. Yani MEB ve kıta sahanlığı, deniz yetki alanlarının alt başlıklarıdır.
B- “Karasuları”dır. Bir devletin kıyısından itibaren belirli mesafeye kadar olan deniz alanı, o devletin “egemen toprağı gibi” kabul edilir. Buna karasuları denir. Türkiye’de genel olarak, Karadeniz ve Akdeniz’de 12 mil, Ege’de 6 mil olarak uygulanıyor. Karasularında devletin (polis yetkisi, gümrük, balıkçılık, enerji kaynakları, ceza hukuku ve askeri kontrol) yetkisi çok geniştir. Karasularında kara toprağına yakın yetki kullanılır.
C-Münhasır Ekonomik Bölge (MEB), kıyı devletine denizdeki ekonomik kaynakları işletme hakkı veren özel bir deniz alanıdır. Kıyıdan itibaren en fazla 200 deniz miline kadar ilan edilebilir. Burada kritik nokta şudur: Devlet bu alanın “sahibi” olmaz; sadece ekonomik (petrol ve doğal gaz aramaları, balıkçılık, deniz altı madenleri, rüzgâr enerjisi, deniz üstü enerji tesisleri gibi) haklara sahip olur. Ama tam egemenlik yoktur. Başka devletler; gemilerini geçirebilir, uluslararası seyrüsefer yapabilir ve bazı kablo ve boru hattı faaliyetlerini sürdürebilirler. MEB, karasuları kadar güçlü bir egemenlik alanı değildir. Doğu Akdeniz’de neden önemlidir? Çünkü; doğal gaz rezervleri, petrol potansiyeli ve enerji koridorları MEB tartışmalarını çok kritik hale getirdi. Türkiye ile Libya arasında yapılan deniz yetki anlaşmasını da büyük ölçüde bu mantıkla savunuluyor.
D- Kıta Sahanlığı, bir ülkenin kara parçasının deniz altındaki doğal uzantısı kabul edilen bölgedir. Daha teknik anlatımla deniz dibinde ve deniz altındaki kaynaklar üzerinde hak sağlar. Kıta sahanlığı deniz dibini ilgilendirir. Suyun üst kısmını kapsamaz. MEB ise hem deniz dibini hem su kolonisini hem de ekonomik faaliyetleri kapsar. Kıta sahanlığında hangi haklar vardır? Özellikle, petrol, doğal gaz, deniz altı madenleri arama ve işletme hakkı vardır.
(2) Cem Gürdeniz (d. 24 Mart 1958, İstanbul), Türk emekli tümamiral, deniz stratejisti ve yazar. Türk deniz jeopolitiğine damga vuran Mavi Vatan doktrininin fikir babası olarak tanınır. Askeri kariyerinden sonra akademik, düşünsel ve yazınsal çalışmalarıyla Türkiye’nin denizcilik vizyonuna yön vermektedir.
(Doğum: 24 Mart 1958, İstanbul; Rütbe: Tümamiral (E); Eğitim: Deniz Harp Okulu (1979), ABD Naval Postgraduate School, ULB Brüksel; Kurucu: Koç Üniversitesi Denizcilik Forumu (KÜDENFOR, 2015); Uzmanlık alanı: Deniz jeopolitiği, strateji, ulusal güvenliktir.)
Askeri Kariyer ve Eğitimi: Gürdeniz, 1972’de Deniz Lisesi’ne, 1979’da Deniz Harp Okulu Uluslararası İlişkiler Bölümü’ne katıldı. ABD Naval Postgraduate School’da “İnsan Gücü, Personel ve Eğitim” yüksek lisansını, Brüksel Université Libre de Bruxelles’de Uluslararası Politika alanında ikinci yüksek lisansını tamamladı. Donanmanın çeşitli gemi ve karargâh görevlerinde bulundu; TCG Gaziantep firkateyninin komutanlığını yaptı. 2004’te Tuğamiral, 2008’de Tümamiral rütbesine yükseldi.
Mavi Vatan Doktrini: 2006’da ortaya attığı Mavi Vatan doktrini, Türkiye’nin deniz yetki alanlarının ulusal çıkarlar doğrultusunda korunması ve deniz kaynaklarının stratejik öneminin vurgulanmasını amaçlar. Bu yaklaşım, Ege ve Doğu Akdeniz politikalarında referans hale gelmiştir. Gürdeniz, kavramı Cumhuriyet donanma geleneği ve Atatürk’ün denizci vizyonu ile ilişkilendirir.
Yayınlar ve Akademik Faaliyetleri: Gürdeniz, “Mavi Uygarlık”, “Çelik Gemiler Demir Bahriyeliler” ve “Mavi Vatan Yazıları” gibi kitapların yazarıdır. Deniz Kuvvetleri Dergisi’nde ve çeşitli gazetelerde makaleler yayımlamış, çok sayıda uluslararası konferansta Türkiye’nin deniz jeopolitiğini anlatmıştır. KÜDENFOR’un kurucu direktörü olarak denizcilik bilincinin yaygınlaşması için çalışmaktadır.
Güncel Faaliyetler ve Görüşleri: Emeklilik sonrası dönemde Gürdeniz, denizcilik ve jeopolitik konularında medya ve akademide aktif bir yorumcudur. ABD ve Batı merkezli küresel hegemonyayı eleştiren, Türkiye’nin deniz odaklı bağımsız strateji izlemesi gerektiğini savunan görüşleriyle tanınır.
(4) Deniz hukukuyla ilgili uyuşmazlıklara tek bir mahkeme bakmaz. Uyuşmazlığın türüne, taraf devletlerin kabulüne ve hangi sözleşmelere taraf olduklarına göre farklı uluslararası mahkemeler veya tahkim mekanizmaları devreye girebilir. Başlıca mahkemeler şunlardır:
A.Uluslararası Adalet Divanı (ICJ), En bilinen devletler arası mahkemedir. Uluslararası Adalet Divanı Lahey/Hollanda’da bulunur. Birleşmiş Milletler’in ana yargı organıdır. Baktığı davalar: Deniz sınırı anlaşmazlıkları, kıta sahanlığı, MEB sınırları, ada egemenliği, karasuları gibi devletler arası uyuşmazlıklara bakabilir. Mahkeme zorla yetki kullanamaz. Yani iki devletin de “Bu mahkemenin yetkisini kabul ediyoruz” demesi gerekir. Bir devlet istemezse dava açılamaz.
B. Uluslararası Deniz Hukuku Mahkemesi (ITLOS), Uluslararası Deniz Hukuku Mahkemesi Hamburg/Almanya’dadır. Özellikle UNCLOS kapsamında kuruldu. Deniz yetki alanları, gemi alıkoymaları, balıkçılık, deniz çevresi, deniz bilimsel araştırmaları ve deniz yatağı faaliyetleri ile ilgili uyuşmazlıklara bakar.
Türkiye UNCLOS’a taraf olmadığı için ITLOS’un Türkiye üzerinde otomatik yetkisi yoktur. Türkiye kabul etmedikçe doğrudan yargılama yapması kolay değildir.
C. Tahkim Mahkemeleri (Arbitration), deniz hukukunda çok yaygın kullanılan yöntemdir. Taraf devletler özel bir tahkim heyeti kurabilir. Genellikle; 5 hakem seçilir, taraflar kendi hakemlerini belirler, sonra heyet karar verir.
D. İç mahkemeler, bazı deniz hukuku meseleleri ulusal mahkemelerde de görülür. Örneğin deniz kazaları, sigorta, gemi haczi, liman uyuşmazlıkları ve ticari taşımacılık.
(5) “İt dalaşı” (dogfight), savaş uçaklarının havada birbirine çok yakın mesafede yaptığı manevralı hava muharebesine verilen addır. İki pilot birbirinin arkasına geçmeye, radar kilidi almaya, füze veya top atışı yapabilecek pozisyona ulaşmaya çalışırlar.
Türkiye ile Yunanistan arasında Ege’de zaman zaman; önleme uçuşları, hava sahası ihlali iddiaları, radar kilitleri ve yakın manevralar yaşandığı için medyada sık sık: “Türk ve Yunan jetleri arasında it dalaşı” haberleri görülür.
(6) Neden Türkiye için önemlidir?
Ege’deki temel tartışmalardan biri budur. Sorun şudur: Yunanistan, adaların da tam kıta sahanlığı üretmesi gerektiğini savunuyor. Türkiye ise özellikle Anadolu kıyılarına çok yakın küçük adaların geniş deniz alanı oluşturamayacağını ileri sürüyor. Bu yüzden mesele sadece harita değil; enerji, güvenlik ve strateji meselesidir. Hava sahası ve FIR hattı Ege’de hava sahasının genişliği ve askerî uçuş yetkileri konusunda uzun süredir anlaşmazlık bulunuyor. Adaların silahsızlandırılması Türkiye, bazı Ege adalarının uluslararası anlaşmalara aykırı biçimde silahlandırıldığını ileri sürüyor; Yunanistan ise bunu savunma ihtiyacı olarak görüyor. Kıbrıs meselesi Kıbrıs’ın statüsü, enerji aramaları ve adadaki siyasi çözüm konusu iki ülke ilişkilerinin en büyük başlıklarından biri olmaya devam ediyor. Doğu Akdeniz enerji rekabeti Doğal gaz rezervleri, enerji koridorları ve deniz yetki alanları bölgesel gerilimi artırıyor. Özetle sorunların özü: “Ege ve Doğu Akdeniz’de kimin hangi deniz, hava ve egemenlik alanına ne ölçüde sahip olduğu” meselesidir. Bunlara tarihsel güvensizlik, milliyetçilik ve jeopolitik rekabet de eklenince ilişkiler dönem dönem sert krizlere dönüşebiliyor.
(7) Bu yeni yasa tasarısı sorunun çözümüne mi katkı sağlayacak yoksa yeni sorunlar mı üretecek?
Bu sorunun cevabı büyük ölçüde tasarının nihai içeriğine ve Türkiye’nin bunu nasıl uygulayacağına bağlıdır. Şu an kamuoyunda konuşulan çerçeveye bakıldığında, yasa tasarısının hem “düzenleyici/faydalı” hem de “gerilim artırıcı” potansiyeli olduğu söylenebilir. Sorunun çözümüne katkı sağlayabileceği yönlerini tasarıyı destekleyenlerin bakışına göre; yasa Türkiye’nin deniz yetki alanları konusundaki tezlerini sistematik hale getirecek, kurumlar arasındaki yetki karmaşasını azaltacak, deniz güvenliği, enerji arama ve çevre koruması gibi alanlarda daha net bir hukuk zemini oluşturacak ve uluslararası müzakerelerde Türkiye’nin elini güçlendirecektir.
Özellikle “hangi kurum ne yapacak?” sorusunun netleşmesi, pratik yönetim açısından gerçekten faydalı olabilir.
Ayrıca birçok ülkenin kendi deniz yetki alanlarını iç hukukla düzenlediğini de unutmamak gerekir. Yani tek başına böyle bir yasa çıkarmak olağan dışı değildir.


