ATATÜRK’ÜN ÖLDÜRÜLDÜĞÜ İDDİASI!..

DÜNYAYI DEĞİŞTİREN BİR İNSAN ÖLÜYOR AMA OTOPSİSİ YAPILMIYOR!!
ABD’nin kara kutusu kabul edilen David Rockefeller, ölmeden önce çok önemli itiraflarda bulunmuştu. “Atatürk yüzünden planlarımızı yarım yüz yıl ertelemek zorunda kaldık” demişti. Bu adam önemli bir Yahudi’dir. ABD için, söyledikleri “kanun” hükmündedir. Atatürk’ün ölümünden çok değil, iki ve üç yıl sonra, ABD ile yapılan anlaşmalar, bugün halen konuşulmuş değil. İsrail’in Atatürk’ün ölümünden sonra kurulması ve Türkiye’nin ilk tanıyan ülkelerden olması, hiç sürpriz değil. Hal böyle iken, insanın aklına şu soru geliyor:
ATATÜRK ÖLDÜRÜLMÜŞ OLABİLİR Mİ!
Uzun zamandır kafamı kurcalayan bu soruya cevap aradım ve araştırarak öyle sonuçlar buldum ki, Ata’nın “şehit” edildiğine dair, içimde sonuçlara ulaştım.
Atatürk’e düşman olmayı dindarlık sanan zavallılar, bazı gerçekleri bilseler, eğer gerçek Müslüman iseler, utancından ölürler. Dünyayı değiştiren bir insan ölüyor, ama otopsisi yapılmıyor, üstelik bu otopsi çok istenmesine rağmen yapılmıyor.
Atatürk’ün ölümünden sonra düzenlenen birinci raporda “ölüm sebebi karın içinde sıvı, asit toplanması” olarak gösterilirken, ikinci raporda ise “alkolle ilgili karaciğer iltihabı” neden olarak gösterilmektedir. Ortada hem bir çelişki hem de büyük bir yalan vardı. Bu yalan raporu, o dönem mecliste etkisi çok olan masonlar çıkarttırıyor. Sakın Masonlar ne alaka, demeyin! Atatürk’ün şahadetinde ve sonrasında hep bunlar başroldeler.
Atatürk, mason localarına karşı büyük bir savaş veriyor.
Yıl 1935. Atatürk, Mahmut Esat Bozkurt’a Masonların taksimat, teşkilat ve ahvalini bildirir bir kitap verir ve der ki; “Bunu güzelce mütalaa et, bir takrirle Halk Partisi Gurup Başkanlığına ver, gurupta bunlara şiddetli bir hücum yap ve grupça kapanmasına delalet et. Senin de bu işte büyük şeref payın olacaktır.” Böylece Bozkurt, Paşa’nın istediğini yaptı, “Masonlara ölüm” naraları altında, mecliste locaları kapatma kararı çıktı. Masonlar, Doktor Mim Kemal’i önlerine katarak Atatürk’ün makamına çıktılar; “Efendim biz zaten maiyet-i devletinizdeyiz, fakat siz meşrik-i azamımız olursanız biz pervane gibi etrafınızda dönüp dolaşırız” dediler.
Atatürk de karşılık olarak; “Peki, bir şey soracağım, bana cevap veriniz de sonra… Siz Avrupa’da hangi locaya bağlısınız ve metbûnuzun ismi nedir?” diye sordu. “Biz Cenova’ya tabiiyiz ve reisimiz de Barca Mison Cenaplarıdır.” dediler. Bunun üzerine Atatürk öfkelenip; “Benim milletim bana kahraman sıfatını verdi, ben sizin gibi, bir çift Yahudi’ye uşak mı olacağım? Bu gece sabaha kadar Türkiye’deki bütün localarınızı kapatmadığınız takdirde yarın teşkil edeceğim divan-ı harbi örfi’ye hepinizi verir ve astırırım! Haydi defolun karşımdan!” diyerek onları kovdu.
Mustafa Kemal Atatürk, 10.10.1935 tarihinde Ankara’da Çankaya köşkünde Doktor Mim Kemal Öke”ye hitaben: “Mason cemiyetinin faaliyetini inkılâplarıma muarız gördüğüm için kapatılmasını elzem gördüm. Bu dakikadan itibaren bu cemiyeti ölmüş biliniz. Ve bir daha diriltmeye teşebbüs etmeyiniz.” demişti.
Yüksek dereceli bir mason olan Avram (İbrahim, Abraham) Benaroyas, Türkiye Mason Cemiyeti’nin kapandığını Moskova’da bir toplantı sırasındayken öğrendi ve şöyle dedi: “O sarı lider ortadan suret-i katiyetle kaldırılacaktır!”(-Laiki Foni “Halkın Sesi” gazetesi, Yunanistan,1948.)
Not: Bu konuda daha geniş ayrıntı ve bilgiye ulaşmak isteyenler; “Yusuf Ziya Koca-Atatürk Öldü mü, Öldürüldü mü?”, Dr. Eren Akçiçek Atatürk’ün Sağlığı Hastalıkları ve Ölümü ve Ogün Deli Agoni adlı kitapları okuyabilirler.
Atatürk öldükten sonra, İsmet Paşa’nın cumhurbaşkanlığı sırasında, “kanun-u mahsusla localar kapanmadı! Tekrar açmaya hakkımız var!” diyen Masonların müracaatı üzerine, tekrar localar açılıp faaliyete başladılar… “Atatürkçü” bilinen Celal Bayar ise 1952’de, Ahmet Gürkan’ın teklif ettiği ve Masonların localarını kapatmak istediği kanun teklifini ret ederek bu suretle localarını kanunla pekiştirdi. Celal Bayar, kendisi de bir masondu.
Ceyhan Mumcu’nun 16.10.2005 tarihinde Mahiye Morgül’e anlatımından bir alıntı yapalım: “Bir deniz tabip albayının Atatürk’ün ölümü hakkında yapmış olduğu bir doktora tezi var. Orada Atatürk’e yanlış tedavi uygulandığı anlatılmaktadır.
Atatürk sanıldığı gibi siroz hastası değildi. Atatürk’e sıtma tedavisi yapılmış, aşırı “Kinin” yüklenmiş ve karaciğeri bu yüzden iflas etmiş, siroza dönüşmüştü. Tedaviyi yapan doktor mason locası üstadı azamlarından Doktor Mim Kemal Öke’dir. Durumu iyice fenalaştıktan sonra Celal Bayar, yurtdışından bir doktor getirtir. Yanlış tedavi yapıldığını, karaciğerin bu yüzden iflas ettiğini rapor eden bu yabancı doktordur. İstirahat için 2 ay kadar kaldığı Savarona’da nemli sıcaktan durumu daha da kötüleşmiştir. Son günlerinde Dolmabahçe Sarayı’na götürülmüştür.”1962 yılında dönemin içişler bakanı Bekarta’nın talebi üzerine bir araştırma yapan Doktor Lebit Yurdoğlu şöyle diyor:
“Sn. Hıfzı Oğuz Bekata.
Bu konuyu derinlemesine araştırdığımda sorunun sadece geç teşhis olmadığını teşhisle uyumlu ilaçlar kullanılmadığını tespit ettim. Atatürk’ün ilaçlarının alındığı eczanenin kayıtlarına baktığımda, o dönemlerde sıtma tedavisi için kullanılan Kinin ilacının 43 şişe kullanıldığını gördüm. Bu kadar Kinin kullanıldığında karaciğerinde onarılmaz yaralar açacağını her hekimin bilmesi gerektiği ama bunun sanki bilinçli kullanılmış olduğun izlenimi edindim. Atatürk’ün tedavi amaçlı verildiği diğer ilaç ‘piremidon’dur. İnsanlar üzerinde toksin ‘zehirli’ etkisi olduğu kesinlik kazanmıştır. ‘Civalı diuretik’ olan ‘salyrgan’ isimli ilacın ise 3 Ağustos 1938 tarihinde yapılan konsültasyondan önce kullanımının tehlikeli olacağı bilindiği halde bu ilacın kullanılmasına devam edilmiştir. Eppinger, Bergman, Dr. Fissinger, hekimlik görevlerini bilinçli bir şeklide eksik yaptıkları kanısı bende hâkim olmuştur.”
İşin özü, Atatürk, zehirlendiğini anlamıştı artık.
Afet İnan’a yazdığı mektupta aynen şöyle diyordu; “Afet, vaziyetim şudur; bence doktorların yanlış görüş ve hükümleri sebebiyle hastalık durmamış ilerlemiştir. Hükümet benim reyimi almaya lüzum görmeksizin Fissinger’i getirtti. ” İçişler Bakanı Kaya, İnönü’ye yazdığı yazıda şunları söylüyor: “Tahsis ettiğimiz doktorun görevini layıkı ile yaptığı kanısındayım. Her şey yolunda ve mecrasında seyir etmektedir. Sizleri Cumhurreisi olarak görmek arzusu hepimizde hâsıl olmuştur. Hürmetle ellerinizden öperim efendim.”
Ata’nın ölümünden sonra, Anadolu’da insanlar ağlamaktan adeta gözleri kör olurken, İsmet Paşa cenazeye katılmıyor. İşbaşına gelir gelmez, mason locaları açılıyor.
Atatürk’ün kovduğu ve “ben hayatta olduğum sürece Türkiye’ye gelemezler” dediği Rotheschild ve Rockefeller aileleri Türkiye’ye çörekleniyorlar. Sonra, İsrail kuruluyor. Atatürk düşmanlarıyla İsrail, ne kadar gurur duysa az!
“Atatürk, içkiden öldü!” yalan ve iftirasını yayanlar, bunun hesabını asla veremezler.
☆☆☆
Sevgili Arkadaşlar;
Yukarıdaki paylaşıma inandınız ve bir kısmınız altında yazılı talimata uyarak dağıtımına katıldınız. İşte ben de bu nedenle yazıyorum. Bu nedenle fikrimi söylüyorum. Bu kadar basit bir konuda aldatılmanızı kabullenemediğim için kendi çapımda bazı can alıcı sorular sorup, cevaplarını vererek bir sorgulama da yapma ihtiyacı içerisine girdim. Siz yazılanlara inandığınızı söylediniz. İnançlarınıza saygısızlık edecek değilim. İsteyen istediği gibi inanabilir elbette. Benim gibi laiklik ilkesine inanan biri, hele de sizin gibi mümtaz insanların inançlarına neden itiraz etsin ki!?
Lakin: Ben sizin inandıklarınıza inanmıyorum!
Tam da burada aklıma Nazım’ın bir şiiri geldi. İsterseniz önce onu okuyayım, sonra devam ederiz:
☆☆☆
…
Saat beşe on var.
Kırk dakika sonra şafak
sökecek.
“Korkma sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak“.
Tınaztepe’ye karşı Kömürtepe güneyinde,
On beşinci Piyade Fırkası’ndan iki ihtiyat zabiti
ve onların genci, uzunu,
Darülmuallimin mezunu
Nurettin Eşfak,
mavzer tabancasının emniyetiyle oynıyarak
konuşuyor:
— Bizim İstiklâl Marşında aksayan bir taraf var,
bilmem, nasıl anlatsam.
Akif, inanmış adam.
Fakat onun ben
inandıklarının hepsine inanmıyorum.
Beni burda tutan şey
şehit olmak vecdi mi?
sanmıyorum.
Meselâ bakın:
«Doğacaktır sana vadettiği günler hakkın»
Hayır.
Gelecek günler için
gökten ayet inmedi bize.
Onu biz kendimiz
vadettik kendimize.
Bir şarkı istiyorum
zaferden sonrasına dair
«Kim bilir belki yarın…»
Akif inanmış adam
büyük şair…
☆☆☆
Evet ne diyorduk?
Ben sizin inandıklarınızın tümüne inanmıyorum.
Bakın anlatıyorum:
Yukarıda mavi karakterle yazılı paylaşımı daha önce de gördüm. Her gördüğümde altına bir yorum yazıyordum fakat yorumlarıma kimse cevap vermiyordu. Şimdi de öyle olacağına yüzde bir milyon eminim. İlginçtir bu kadar iddialı ortaya çıkmama rağmen yine de herkes bildiğini okuyor ve paylaşımın dağıtımına devam ediliyor…
Bu nedenle, izin verirseniz bu defa biraz daha gerekçeli itirazlar yapmak istiyorum.
☆☆☆
Biliyor musunuz yazı içerisindeki şu cümle hayati önemdedir. Bunu gözden kaçırırsanız şehir efsaneleri arasında kaybolup gidersiniz.
(Yetmiyor: “İçişler Bakanı Kaya, İnönü’ye yazdığı yazıda şunları söylüyor: “Tahsis ettiğimiz doktorun görevini layıkı ile yaptığı kanısındayım. Her şey yolunda ve mecrasında seyir etmektedir. Sizleri Cumhurreisi olarak görmek arzusu hepimizde hâsıl olmuştur. Hürmetle ellerinizden öperim efendim.”)
Bu ifadeden İçişleri Bakanı Şükrü Kaya’nın Başbakan İsmet İnönü’ye bir YAZI yazdığı anlaşılıyor.
(Başka paylaşımlarında bu yazının bir TELGRAF olduğu belirtilmektedir.)
Şimdi o yazıyı bir daha okuyalım diyorum. Demek ki, (Sağlık Bakanı değil, bu noktaya özellikle dikkatinizi çekerim) İçişleri Bakanı Atatürk’e doktor tahsis ediyor ve o doktor görevini “layıkıyla” yerine getiriyor!.. Layıkıyla!.. Her şeyin yolunda gittiği “müjdelendikten” sonra İnönü’yü Cumhurreisi olarak HEPSİNİN arzusu olarak hasıl olmuştur.
Yani İçişleri Bakanı tek değildir. Bu yalancı sahtekarlar grup (örgüt) halinde hareket ederek Atatürk’ü öldürdüler demek istiyorlar!..
☆☆☆
Arkadaşlar!
Kusura bakmazsanız, konuya girmeden önce bir de fıkra anlatmak istiyorum. Sonra bütün sorularınıza tek tek yanıt vereceğim:
(“Adamın biri “kurban” konusunu anlatıyormuş: “Çocuğu olmayan Hazreti Davut, Allah’a dua etmiş, ‘ya rabbi bana bir kız çocuğu ver, onu sana kurban edeyim’ demiş. Dua kabul olmuş. Davut, kızının adını Ayşe koymuş, gel zaman git zaman, çocuğun kurban edileceği zaman gelip çatmış, Hazreti Davut kızı yatırmış, tam boğazını kesip kurban edecekken, Azrail, gökten bir keçiyle çıkagelmiş: ‘Kızı bırak, al bu keçiyi kurban et‘ demiş”!
Dinleyenlerden biri dayanamamış: “Yahu bunun neresini düzelteyim; Hz. Davut değil Hz. İbrahim; kız değil erkek, Ayşe değil İsmail; Azrail değil Cebrail, keçi değil, koç“!)
Bu paylaşım da aynen bu kıssa gibi, ben şimdi bunun neresini düzelteyim?.. Anlatılanların tümü yanlış ve uydurmadır; yemin ederim…
Yine de kısa sorular sorarak, biraz daha derinlemesine düşünmenizi sağlayabilirim diye düşünüyorum.
O nedenle devam ediyorum:
☆☆☆
Birinci yalan: İsmet Paşa’nın Atatürk’ün cenaze törenine katılmadığı iddiasıdır ki, bu doğru değildir.
İnönü’nün katılmadığı İstanbul’daki dini tören ile Ankara’ya uğurlama törenidir. Kendisi Ankara’dadır ve asıl tören Ankara’da yapılacaktır. Nitekim resmi cenaze töreni Ankara’da yapılmıştır ve Başbakan İsmet İnönü, naaş Ankara’ya getirildikten sonra yapılan resmî törenlerin tümünde yer almıştır…
İkinci büyük yalan: Yukarıya alıntısını yaptığım İçişleri Bakanı Şükrü Kaya’nın İsmet İnönü’ye yazdığı mektup (veya çektiği telgraf) metnidir. Eğer gerçekten de böyle bir komplo (suikast demek daha doğrudur) örgütlendiyse, demek ki, İçişleri Bakanı bunu yazılı belgeye bağlayacak (İnönü de bunu saklayıp düşmanlarına verecek) kadar saftırlar!..
Garp Cephesi Komutanı ve Lozan görüşmelerinin heyet başkanı İsmet Paşa demek ki o kadar tedbirsiz ve saf bir adamdı! Öyle mi diyorsunuz?..
Yoksa bazı sahtekâr hainler bizim saflığımızı mı yüzde yüz garanti etmişlerdir?
Üçüncü yalan: Atatürk’ün tedavisi için 43 şişe kinin kullanıldığı iddiasıdır. Yalanı uyduranlar bu iddialarını ilaçların alındığı eczane kayıtlarına dayandırmaktadırlar. Hangi eczanedir bu kininleri satan, kayıtları nerededir, neden onları paylaşmıyorlar acaba? Ayrıca tedavide kullanılan ilaçların neler olduğu ve ne kadar süre ile kullanıldıkları günü gününe Dolmabahçe sarayında kayıtlıdır. Bu resmi kayıtlara aykırı olan bütün iddiaların iddia sahipleri tarafından ispatlanması gerekmez mi?
Dördüncü büyük yalan: Atatürk’ün doktorları; “Eppinger, Bergman, Dr. Fissinger, hekimlik görevlerini bilinçli bir şeklide eksik yaptıkları” iddiasına gösterilen tanık anlatımıdır.
Bir kere Atatürk’ün doktorları yukarıda isimleri verilen kişiler değildi. Müdavi (tedavi eden) doktorlar: Prof. Dr. Neşet Ömer İrdelp, Prof. Mim Kemal Öke, Dr. Nihat Reşat Belger; Müşavir (danışılan) doktorlar ise: Prof. Dr. Akil Muhtar Özden, Prof. Dr. Hayrullah Diker, Prof. Dr. Süreyya Hidayet Serter, Dr. Abrevaya Marmaralı, Dr. Mehmet Kamil Berk’tir…
Görüldüğü gibi Atatürk’ün tedavisi ile en yetkin 8 doktor ilgilenmekteydi ve uyguladıkları tedavileri ilgili deftere not etmişlerdir. Ve hiçbiri tek başına inisiyatif kullanarak tedaviye yeltenemezlerdi. Bu gerçeğin dışındaki tüm iddialar palavradır, bunları iddia eden sahtekarlar ispatlamak zorundadırlar.
Beşinci yalan: Atatürk’ün naaşının ısrarla istenmesine rağmen otopsi yapılmadığıdır. Çünkü Atatürk’ün naaşı TAHNİT EDİLMİŞTİR. Tahnit ile otopsi arasındaki fark: Otopside iç organlar çıkartılıp incelenir ve zarar görürler, tahnitte ise kimyasal bir solüsyon verilerek organların bozulmadan saklanmaları sağlanır. Kısaca özetlersek; yanlış tedavi ve zehirlenme iddialarında tıbbi bir değer görülseydi (bugün bile) otopsi yapılabilir ve iddiaların doğru olup olmadığı rapora bağlanabilir. Dolayısıyla otopsi yapılmaktan kaçınıldığı şeklindeki iddianın bilimsel (tıbbi) bir dayanağı bulunmamaktadır.
Altıncı büyük yalan: İçişleri Bakanı Şükrü Kaya’nın Başbakan İsmet İnönü’ye yazdığı iddia edilen mektup veya telgraftır.
Çünkü böyle bir “yazılı belge” olsaydı ya Başbakanlık Arşivi’nde olacak ya da İnönü’nün evinde saklanacaktı. İddia sahiplerine mektubun teslim edilmiş olması söz konusu olabilir mi? Eğer öyleyse orijinalini göstersinler! Paşanın evindeki tüm eşyaları İnönü Vakfın ’da sergilenmektedir ve onlar arasında böyle bir belge yoktur. Ayrıca Başbakanlık arşivi de AKP’nin elindedir ve gerçekte öyle bir belge olsaydı şimdiye kadar kırk kere yandaş medyaya servis edilirdi. Demek ki iddialar diğer yalanlara inanılırlık sağlamak için uydurulmuş daha büyük yalanlardır. İddia sahipleri, iddialarının dayanağı olan bu belgeleri gösteremedikleri sürece durumu böyle kabullenmek zorunluluğu vardır.
Yedinci yalan: Celal Bayar’ın mason olduğu iddiasıdır. Bu iddia da yalandır; zira Celal Bayar’ın adı hiçbir resmî mason locası kayıtlarında yer almamaktadır. Kaldı ki, Celal Bayar’ın torunu Prof. Dr. Emine Gürsoy Naskali, açık ve net biçimde: “Büyükbabam hiçbir zaman mason olmamıştır. Kim mason, kim değil, kayıtlara bakılarak anlaşılır” diyerek bu yöndeki iddiaları reddetmiştir. Dolayısıyla iddia sahiplerinin iddialarını ispat etmeleri gerekir.
Sekizinci büyük yalan: “David Rockefeller, ölmeden önce çok önemli itiraflarda bulunmuştu. “Atatürk yüzünden planlarımızı yarım yüz yıl ertelemek zorunda kaldık” ifadesidir.
Bu sözün izi sürüldüğünde, güvenilir bir röportaj, konuşma, kitap, arşiv veya İngilizce birincil kaynakta yer almadığı görülür. Bağımsız doğrulama platformları, ifadenin 2005’te yayımlanan Türkçe bir “araştırma‑roman”dan çıkıp internete gerçekmiş gibi taşındığını tespit etmiştir: Malumatfuruş incelemesi, sözün David Rockefeller’e ait olduğuna dair güvenilir hiçbir kaynak bulunmadığını; metnin Şeref Mercan’ın 2005 tarihli “Illuminati – Piramitte Sona Doğru” adlı kurgu eserinden türediğini ortaya koyar. Kitabın önsözünde kurgusal anlatım açıkça belirtilmiştir; ilgili pasajda söz Rockefeller’e değil, romandaki başka bir karaktere atfedilir. [https://www.malumatfurus.org/david-rockefeller-ataturk-yuzunden-planlarimizi/]
Doğruluk payı, aynı sonuca varır: İddia YANLIŞ; alıntı, kurgusal bir bölümden koparılıp “gerçek röportaj” gibi yayılmıştır.
Dokuzuncu yalan: Masonların “Doktor Mim Kemal’i önlerine katarak Atatürk’ün makamına çıktılar; “Efendim biz zaten maiyet-i devletinizdeyiz, fakat siz meşrik-i azamımız olursanız biz pervane gibi etrafınızda dönüp dolaşırız” dediği iddiasıdır.
Dönemin TBMM zabıtları, Resmî Gazete ve A.A. haberleri böyle bir “huzura çıkma” ve konuşmayı teyit etmez. Atatürk’ün makamına yapılan bütün ziyaretler özel kalem defterinde kayıtlıdır. Böyle bir görüşme hiçbir zaman olmamıştır. Aksini iddia edenler ispat etmek zorundadırlar. Bu rivayetin dayandığı metin, en çok İbrahim Arvas’ın “Tarihi Hakikatler” adlı eserine atıf yapan blog/yazı sitelerinde yer almaktadır; aynı pasajlar kelimesi kelimesine çoğaltılmıştır.
Atatürk’ün bilinen üslubu, karar süreçleri ve resmî kapanışlara ilişkin belgeli süreçlerle örtüşmez.
Onuncu büyük yalan: Atatürk’ün kendisini makamında ziyaret eden Masonlara hitaben söylediği iddia edilen: “Yarın teşkil edeceğim divan-ı harbi örfi’ye hepinizi verir ve astırırım! Haydi defolun karşımdan!” sözleridir. Bu sözler Atatürk’ün kesinlikle tarzına uyan sözler değildir. Atatürk hukuka saygılı ve hukukun üstünlüğüne değer veren bir liderdi, kral veya padişah değildi. Böyle bir lider olmaya da hiç özenmedi. Dolayısıyla bu iddia da külliyen yalandır. Kaldı ki, böyle bir görüşme zaten hiçbir zaman olmamıştı.
On birinci yalan: Metinde kaynak olarak gösterilen gazete ve kişilerdir. Ne adı geçen gazetelerde böyle bir haber çıkmıştır ne de adı verilen kişiler böyle sözler söylemişlerdir. Bu iddialar da yalandır. Olmamış bir şeyin olmadığını ispatlama işine girişmeyeceğimiz için aksini iddia edenler iddialarını kanıtlamalıdır…
On ikinci yalan: Atatürk’ün manevi evlatlığı Afet İnan’a yazdığı mektuptaki sağlık süreci ile ilgili yaptığı “kişisel” değerlendirmesinin kasıtlı ve hatalı yorumudur. Çünkü Atatürk doktor değildir. Bu konularda uzma görüşü ileri sürmez ve süremez.
Atatürk’e ait olduğu kabul edilen “Bence doktorların yanlış görüş ve hükümleri sebebiyle hastalık durmamış, ilerlemiştir” ve “İstanbul’a gelince, hükümet reyimi almaya lüzum görmeksizin Fissenger’i getirtti” ifadelerindeki üç nokta nettir:
- “Bence” ifadesi, bunun kişisel kanaat olduğunu gösterir, kesin bir suçlama değildir.
- Eleştiri doktorların niyetine değil, tedavi yaklaşımına yöneliktir.
- Fissinger’in gelişi, hasta onayı alınmadan yapıldığı için eleştirilmektedir.
Buradan yola çıkarak hastalık sürecinin planlı bir “suikasta” evrilmesi tamamen kötü niyetli bir girişimdir…
☆☆☆
Bu büyük yalan paylaşımı son gördüğümde altına yazdığım şu yorumu bir kez daha dikkatinize sunmak istiyorum:
(Özellikle de verdiğim bağlantıları açarak okumanızı öneriyorum.)
Bu yazı ile Celal Bayar Mason ilan edildikten sonra İsmet Paşanın da Mason localarının açılmasına muvafakat ettiği belirtiliyor. Yetmiyor: “İçişler Bakanı Kaya, İnönü’ye yazdığı yazıda şunları söylüyor: “Tahsis ettiğimiz doktorun görevini layıkı ile yaptığı kanısındayım. Her şey yolunda ve mecrasında seyir etmektedir. Sizleri Cumhurreisi olarak görmek arzusu hepimizde hâsıl olmuştur. Hürmetle ellerinizden öperim efendim”.
Bu ifade ile Atatürk’e bilinçli olarak yanlış tedavi uygulanarak öldürülme olayının içerisine hem İçişleri Bakanı hem de İsmet Paşa konuluveriyor. O kadar olsa iyi, bir suikastın içerisinde olduklarını telgrafla (veya mektupla) da belgelemiş oluyorlar.
O kadar da saflar yani!..
Tamamen uydurma ve hiçbir kanıta dayanmayan bu bilgi kirliliğini yayarak sadece Türkiye Cumhuriyeti’ne kötülük edilmiş olur.
Nokta…
Atatürk’ün son günleri ile ilgili verilmiş raporları takip eden bağlantıyı izleyerek öğrenmeniz mümkündür:
Diğer detaylara ulaşabileceğiniz resmi sayfanın bağlantısını veriyorum:
https://ata.msb.gov.tr/Sayfa/SayfaGoster/ataturkun-vefati .
Son olarak şunu da tekrar ediyorum:
Atatürk’ün otopsisi yapılmamıştır, doğrudur. Çünkü cesede tahnit edilmiştir. Cesedin bütünlüğü verilen bazı solüsyonlarla korunmuştur. Yani isterinse şu anda bile cesede ulaşılabilir ve istenen her türlü tahlil yapılabilir… Dolayısıyla “otopsi” çerçevesinde söylenenler tamamen algı oluşturmaya yöneliktir.
Bu paylaşımda anlatılanların tümü uydurmadır…
SON SÖZ:
Bu metni kaleme alanlar iddialarına güvenseydiler benim gibi yazdıkları metnin altına adlarını yazarlar, kanıtlarını da tek tek gösterirlerdi.
Demek ki, Atatürk ve Cumhuriyet düşmanı olduğu kesin olan kişiler kendilerini de gizleyerek böyle yalanlarla halkı aldatmaya çalışmaktadırlar.
Yetmiyormuş gibi bir de bu yalanların dağıtılmasında ve paylaşılmasında; saf, dürüst, inançlı, temiz ve samimi insanları kullanıyorlar…
Av. Cemil Can/ Ankara 06.05.2026


