“SAVUNMA HAKKI”NIN KISITLANMASI AŞAMASINA GELDİK!..

Çiçeği burnunda Adalet Bakanı Akın Gürlek’in, İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı görevinden istifa etmeden TBMM’nde yemin etmeye kalkışması, Meclis geleneği bir yana her şeyden önce Anayasaya aykırılık teşkil etmiştir. (1)
Çünkü istifa etmeyen ve görevinden de alınmayan Gürlek, savcılık görevi devam etmekteyken yemin etmek üzere kürsüye davet edilmiştir.
Oturumu yöneten Meclis Başkanvekilinin bu konudaki sorumluluğu tartışmasızdır.
Gürlek, konuşması sırasında avukat-müvekkil görüşmeleri hakkında yeni düzenlemeler yapılabileceğini söyledi. (2)
Bu düzenlemelerin “kısıtlama” şeklinde olacağı konuşmasının akışından ortaya çıktı…
Bu nedenle hayati önemdeki bu konuyu geciktirmeden ele almak gerekmiştir…
☆☆☆
Avukat–müvekkil görüşmelerinin tutukluluk sırasında sınırlandırılması, ceza adalet sisteminin en hassas denge alanlarından biridir.
Bir yanda güvenlik ve soruşturmanın selameti; diğer yanda savunma hakkı, haberleşme özgürlüğü, adil yargılanma hakkı ve hukuk güvenliği vardır…
☆☆☆
Savunma hakkı, ceza muhakemesinin kurucu unsurlarındandır ve yalnızca “avukat bulundurma” değil, avukatla etkili ve gizli iletişim kurabilme imkânını da içerir.
Avukatla görüşmenin keyfî biçimde sınırlandırılması, savunmayı şeklen var, fiilen etkisiz hâle getirebilir.
Özellikle dosyaya erişim, delillerin değerlendirilmesi, savunma stratejisinin kurulması gibi konular, avukat–müvekkil görüşmelerine bağlıdır.
Bu nedenle görüşme kısıtları istisna; süre, kapsam ve gerekçe bakımından da ölçülü olmalıdır.
İlke şudur: Savunma hakkına dokunan her sınırlama dar yorumlanır…
☆☆☆
Haberleşme Özgürlüğü, avukat–müvekkil iletişimi, klasik haberleşmeden daha güçlü bir korumaya sahiptir çünkü: Mesleki sır kapsamındadır.
Yargılamanın adilliğiyle doğrudan bağlantılıdır.
Bu nedenle: Görüşmelerin dinlenmesi, kayda alınması veya üçüncü kişilerin huzurunda yapılması kural olarak hak ihlali riski doğurur.
Sadece çok istisnai durumlarda (ör. avukatın suç işlenmesine araç kılındığına dair somut şüphe) ve yargısal denetimle sınırlama gündeme gelebilir…
☆☆☆
AİHS m.6 ve Anayasa m.36’da hüküm altına alınan Adil Yargılanma Hakkı (3)”: Silahların eşitliği, çelişmeli yargılama ve etkili savunmayı içerir.
Avukat görüşmelerinin kısıtlanması: Savunmanın hazırlanmasını zorlaştırıyorsa, savcı makamına göre dezavantaj yaratıyorsa, sanığın avukatına güvenli ve gizli şekilde ulaşmasını engelliyorsa adil yargılanma hakkını ihlal edilmiştir denebilir…
AİHM içtihadında, avukatla gizli görüşmenin engellenmesi halini çoğu zaman ihlal sonucuna götürmüştür…
☆☆☆
Hukuki Güvenlik İlkesi (4) gereği: Kısıtlamaların kanuni dayanağı açık olmalı, öngörülebilir, denetlenebilir olmalı ve idarenin takdirine sınırsız alan bırakmamalıdır.
Belirsiz, muğlak veya rutinleşmiş kısıtlamalar hukuki güvenliği zedeler…
☆☆☆
Avukatların Rolüne Dair Havana Kuralları (Havana Kuralları) (5): Bağlayıcı bir sözleşme olmasa da uluslararası standart niteliğinde olan ve AİHM’nce de yorumda referans alınabilen kurallardır.
Bu kurallara göre:
Avukatlar müvekkilleriyle engellenmeden, sansürsüz ve gizli görüşebilmelidir.
Görüşmeler makul süre ve sıklıkta olmalıdır.
Devlet, avukat–müvekkil iletişiminin gizliliğini güvence altına almakla yükümlüdür. Avukatlar mesleki faaliyetleri nedeniyle baskıya uğramamalıdır…
☆☆☆
Somut ve ciddi “güvenlik riski” varsa, suç işlenmesini önleme amacı güdüyorsa, yargı kararıyla ve denetime açık şekilde uygulanıyorsa ve geçici ve ölçülü ise kısıtlamalar meşru kabul edilebilirler…
Eğer: Genel ve otomatik uygulanıyorsa, savunmayı fiilen zayıflatıyorsa, gizliliği ortadan kaldırıyorsa ve keyfî ise savunma hakkı ve adil yargılanma bakımından ciddi sorun doğar ve kısıtlamalar hak ihlaline dönüşebilirler…
☆☆☆
Konuyu AİHM içtihatları ve Türk mevzuatı/uygulaması üzerinden somutlaştırırsak, hangi sınırların meşru, hangilerinin ihlal riski doğurduğu daha net görebiliriz:
AİHM, avukat–müvekkil görüşmelerini adil yargılanmanın çekirdeği olarak görür.
Özellikle üç kriter kullanır: Kanunilik, meşru amaç (güvenlik, suçun önlenmesi vb.), ölçülülük ve gereklilik…
☆☆☆
AİHM’nin bu konu ile ilgili kararlarında şu vurgular önemlidir:
S. v. İsviçre kararında (6); polis gözetiminde yapılan avukat görüşmesi incelendi. AİHM: Savunmanın gizliliği esastır; rutin gözetim kabul edilemez kararını verdi. Gizliliğe müdahale adil yargılanmayı zedeledi sonucuna varıldı…
Öcalan v. Türkiye kararında (7); ilk gözaltı sürecinde avukata erişimin gecikmesi tartışıldı. AİHM: Avukata erken erişim savunma hakkının temelidir kararını verdi. Kısıtlı erişim ihlal değerlendirmesinde önemli rol oynadı vurgusu yapıldı.
Moiseyev v. Rusya kararında (8); cezaevi yetkililerinin avukat görüşmelerini izlemesi konusu incelendi. AİHM: Sistematik gözetim savunmayı etkisizleştirir kararını verdi. Sonuç: Savunma hakkı ihlal edildi.
Sakhnovskiy v. Rusya kararında (9); uzaktan iletişim ve savunmanın etkinliği değerlendirildi. AİHM: Avukatla etkili iletişim kurulamıyorsa adil yargılanma zedelenir sonucuna vardı, ihlal kararı verdi…
AİHM kararlarından çıkan sonuç: Avukat–müvekkil görüşmesinin gizliliği kural, sınırlama istisnadır; istisna için de güçlü gerekçe ve yargısal denetim gerekir…
☆☆☆
Türk Hukukunda durum CMK m.154 çerçevesinde ele alınır:
Bu hükme göre, şüpheli/tutuklu, avukatıyla her zaman ve başkalarının duyamayacağı ortamda görüşebilir.
Dosya kapsamına göre kural olarak görüşme sayısı/süresi sınırlandırılamaz…
- madde savunma hakkının temel güvencesidir.
CMK m.153 müdafinin dosya inceleme yetkisini düzenler:
Kısıtlama kararı verilebilir ama bu avukatla görüşme hakkını ortadan kaldırmaz.
Tutuklu ve hükümlülerin avukatla görüşmesi 5275 sayılı İnfaz Kanunu m.59’da (10) düzenlenmiştir:
Tutuklu/hükümlünün avukatla görüşmesi gizlidir ancak: Terör ve örgütlü suçlarda, belirli koşullarda ve hâkim kararıyla görüşme kayıt altına alınabilir veya görevli bulundurulabilir.
Anayasa Mahkemesi ve AİHM, bu yetkinin dar yorumlanması gerektiğini vurgular.
Uygulamada en tartışmalı noktalar: “Terör suçu” gerekçesiyle rutin kısıtlama, somut gerekçe olmadan gözetimli görüşme, uzun süreli ve otomatik kısıtlamalar ve savunma stratejisinin fiilen öğrenilmesi riskidir.
Bu durumlar söz konusu olduğunda ve AİHM’ne önüne götürüldüğünde çoğu zaman ihlal kararı verilmektedir…
☆☆☆
Sırası gelmişken belirtelim ki, hükümlülerin avukatları ile görüşmelerinde ortaya çıkan sorunların ilk çözüm yeri “infaz hâkimliği”dir. (11)
İnfaz hâkimliği, Türkiye’de mahkeme kararlarının infazı sürecinde ortaya çıkan hukuki uyuşmazlıkları denetleyen ve çözümleyen yargı merciidir…
Av. Cemil Can
DİPNOTLAR
(1) Türkiye Cumhuriyeti Anayasası m.140/5:… Hakimler ve savcılar, kanunda belirtilenlerden başka, Resmî ve özel hiçbir görev alamazlar…
https://www.mevzuat.gov.tr/mevzuat?MevzuatNo=2709&MevzuatTur=1&MevzuatTertip=5
(2) https://www.youtube.com/live/bsNmtSsrlGc?si=ukHp5pwhy7DjeKT0
(3) Adil yargılanma hakkı
Adil yargılanma hakkı, bireylerin bağımsız, tarafsız ve kanunla kurulmuş bir mahkeme önünde makul süre içinde yargılanmasını güvence altına alan temel bir hukuk ilkesidir. Bu hak, hukuk devleti ve insan hakları sisteminin merkezinde yer alır ve hem ceza hem de hukuk davalarında geçerlidir.
Temel bilgiler
- Kaynak: Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi, Madde 6
- Türkiye Anayasal Dayanağı: Türkiye Cumhuriyeti Anayasası, Madde 36
- Kapsam: Ceza, hukuk ve idari yargılamalar
- Ana İlkeler: Bağımsızlık, tarafsızlık, makul süre, savunma hakkı, aleniyet
Kapsam ve içeriği
Adil yargılanma hakkı, yargılamanın her aşamasında taraflara eşit olanaklar tanınmasını gerektirir. Delil sunma, tanık dinletme, avukatla temsil edilme ve kararın gerekçeli olması bu hakkın unsurlarıdır. Kamuya açık duruşma ve yargılamanın makul sürede tamamlanması da hakkın ayrılmaz parçalarıdır.
Uluslararası boyut
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 6. maddesinin ihlali iddialarını denetler. Türkiye de dahil olmak üzere taraf devletler, AİHM kararlarına uymakla yükümlüdür. Bu kararlar, iç hukukta yargı reformlarına yön vermiştir.
Türkiye’deki uygulama
Türkiye’de adil yargılanma hakkı, Anayasa’nın 36. maddesiyle güvence altındadır. Anayasa Mahkemesi ve AİHM kararları, yargı süreçlerinde bu hakkın kapsamını genişletmiş; makul sürede yargılanma ve savunma hakkının güçlendirilmesi için reformlara yol açmıştır.
Önemi ve eleştiriler
Adil yargılanma hakkı, toplumsal adalet ve hukuk güvenliğinin temelidir. Ancak uygulamada yargı bağımsızlığı, uzun yargılama süreleri ve savunma hakkının kısıtlanması gibi sorunlar, hakkın etkinliğini zaman zaman zayıflatmaktadır.
(4) Hukuki güvenlik ilkesi
Hukuki güvenlik ilkesi, bireylerin hukuk düzenine güven duymasını sağlayan temel bir hukuk devlet ilkesidir. Kişilerin, eylem ve işlemlerinin hukuken hangi sonuçları doğuracağını öngörebilmesini ve devletin keyfi davranmamasını güvence altına alır. Bu ilke, hukuk devleti anlayışının merkezinde yer alır.
Temel unsurlar
- Belirlilik: Hukuk kuralları açık, anlaşılır ve öngörülebilir olmalıdır.
- Öngörülebilirlik: Birey, davranışlarının hukuki sonuçlarını önceden kestirebilmelidir.
- Geriye yürümezlik: Kanunlar geçmişe etkili biçimde uygulanmamalıdır.
- Devlet güvencesi: Kamu otoriteleri hukuka uygun ve istikrarlı biçimde hareket etmelidir.
Hukuki dayanak ve kapsam
Hukuki güvenlik ilkesi, Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 2. maddesinde tanımlanan hukuk devleti kavramının doğal uzantısıdır. Yargı kararlarında, idari işlemlerde ve yasama faaliyetlerinde bu ilkeye uygun davranılması beklenir. Özellikle Anayasa Mahkemesi ve Danıştay kararlarında sıkça vurgulanır.
Uygulama alanları
Hukuki güvenlik ilkesi, mevzuat değişikliklerinde geçiş hükümleri, yargı kararlarının geriye etkisi ve idari işlemlerin iptali gibi konularda belirleyicidir. Ekonomik düzenlemelerde yatırımcıların istikrar beklentisi, vergi hukukunda geçmiş dönem uygulamaları ve cezai hükümlerin uygulanması gibi alanlarda da önemli rol oynar.
Önemi ve sonuçları
Bu ilkenin ihlali, kişilerin devlete olan güvenini zedeler ve hukuk sisteminin meşruiyetini sarsar. Hukuki güvenlik, yalnızca bireysel hakların değil, aynı zamanda toplumsal düzenin sürdürülebilirliği açısından da gereklidir. Adaletin öngörülebilirliği, devletin hesap verebilirliği ve vatandaşın hak güvencesi bu ilkenin sağlıklı işlemesine bağlıdır.
(5) Avukatların Rolüne Dair Temel Prensipler (Havana Kuralları), 1990 yılında Küba’nın Havana kentinde düzenlenen Birleşmiş Milletler Suçun Önlenmesi ve Suçluların Islahı Kongresi’nde kabul edilen uluslararası ilkeler bütünüdür. Avukatların görevlerini bağımsız, özgür ve tarafsız biçimde yerine getirmelerini güvence altına almayı amaçlar. İnsan hakları savunusunun ve adil yargılanma hakkının temel referans metinlerinden biridir.
Temel Bilgiler
- Kabul yılı: 1990
- Kabul yeri: Havana, Küba
- Hazırlayan: Birleşmiş Milletler Sekreterliği
- Amaç: Avukatların bağımsızlığını ve mesleki güvenliğini sağlamak
- Bağlayıcılık: Hukuken bağlayıcı olmayan, ancak evrensel standart olarak kabul edilen “soft law” metni
Arka Plan
Soğuk Savaş sonrası dönemde adil yargılanma hakkına yönelik küresel farkındalığın artmasıyla hazırlanmıştır. BM üyesi devletlerin temsilcileri, hukukçular ve sivil toplum örgütleri tarafından şekillendirilen ilkeler, ulusal yargı sistemlerinde avukatların konumunu güçlendirmeyi hedeflemiştir.
İçerik ve Kapsam
Havana Kuralları, avukatların görevlerini yürütürken devlet müdahalesinden bağımsız olmalarını, müvekkillerini korku veya baskı olmaksızın savunabilmelerini ve mesleki gizliliğe saygı gösterilmesini öngörür. Ayrıca avukatların güvenliğinin sağlanması, keyfi gözaltı veya cezalandırmalara karşı korunması ve meslek örgütlerinin bağımsız işleyişi vurgulanır.
Önemi ve Uygulama
Kurallar, özellikle insan hakları hukukunda ve savunma mesleğinin etik standartlarının belirlenmesinde referans belge niteliğindedir. Avrupa Konseyi, Uluslararası Barolar Birliği ve birçok ulusal baro, mesleki bağımsızlıkla ilgili politika belgelerinde Havana Kuralları’na atıfta bulunur.
Güncel Etki
Havana Kuralları, hukukun üstünlüğü tartışmalarında ve avukatlara yönelik baskıların izlendiği uluslararası raporlarda temel dayanak olarak yer alır. Yasal bağlayıcılığı olmasa da, evrensel mesleki etik standartlarının tanımlanmasında kilit rol oynamayı sürdürmektedir.
(6) S. v. Switzerland kararı (1991), Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) tarafından 1991 yılında karara bağlanan bir davadır. Bu dava, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin (AİHS) 8. maddesi uyarınca özel hayata saygı hakkı ile devletin ceza soruşturmasındaki yetkileri arasındaki dengeyi tartışmaya açmıştır.
Ana Gerçekler
- Mahkeme: Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi
- Karar Yılı: 1991
- Başvuran: “S.” olarak tanımlanan İsviçre vatandaşı
- Temel Hak: AİHS Madde 8 – Özel hayat ve aile hayatına saygı
- Sonuç: İhlal bulunmadı
Dava Arka Planı
Başvuran, İsviçre’de yürütülen bir ceza soruşturması kapsamında kendi rızası dışında kan örneği alınmasının AİHS’in 8. maddesinde güvence altına alınan özel hayata saygı hakkını ihlal ettiğini ileri sürmüştür. Olay, ceza soruşturmalarında bedensel müdahalenin sınırlarını belirlemesi açısından önem taşımıştır.
Mahkemenin Gerekçesi
AİHM, kan örneği alınmasının başvuranın özel hayatına bir müdahale oluşturduğunu kabul etmiş, ancak bu müdahalenin “yasayla öngörülmüş” olduğunu ve “demokratik bir toplumda gerekli” bir amaç — suçun önlenmesi ve adaletin sağlanması — taşıdığını belirtmiştir. Mahkeme, İsviçre makamlarının takdir marjını aşmadığına hükmederek ihlal olmadığına karar vermiştir.
Önemi ve Etkisi
S.v. Switzerland kararı, tıbbi veya biyolojik örneklerin ceza soruşturması bağlamında alınması durumunda AİHS Madde 8’in uygulanma biçimini açıklığa kavuşturmuştur. Karar, sonraki içtihatlarda özellikle devletin soruşturma yetkilerinin birey haklarıyla nasıl dengeleneceği konusunda sıkça atıf yapılan bir örnek oluşturmuştur.
https://hudoc.echr.coe.int/eng#{%22itemid%22:[%22001-1261%22]}
(7) Öcalan v. Türkiye kararı (2005), Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AİHM) verdiği önemli bir karardır. Dava, Abdullah Öcalan’ın yakalanması, yargılanması ve idama mahkûm edilmesi sürecinde Türkiye Cumhuriyeti’nin insan hakları yükümlülüklerini ihlal edip etmediği iddialarına ilişkindir. Karar, adil yargılanma ve insanlık dışı muamele yasağı ilkeleri bakımından Avrupa insan hakları hukukunda dönüm noktası oluşturmuştur.
Temel Bilgiler
- Mahkeme: Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi
- Karar tarihi: 12 Mayıs 2005
- Başvuru no: 46221/99
- Başvurucu: Abdullah Öcalan
- Sonuç: Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 3, 5 ve 6. maddelerinin ihlali
Arka Plan
Öcalan, 1999 yılında Kenya’da yakalanıp Türkiye’ye getirildikten sonra, Devlet Güvenlik Mahkemesi’nde yargılanarak idam cezasına çarptırılmıştır. Türkiye 2002’de ölüm cezasını kaldırdığından, ceza müebbet hapse çevrilmiştir. Öcalan, gözaltı koşullarının ve yargılamanın adil olmadığını öne sürerek AİHM’ye başvurmuştur.
AİHM Kararı
AİHM, Öcalan’ın tutuklanma sürecinde ve yargılamasında Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin çeşitli maddelerinin ihlal edildiğine karar verdi. Özellikle bağımsız mahkemede yargılanmama ve savunma hakkının kısıtlanması, adil yargılanma hakkının (Madde 6) ihlali olarak değerlendirildi. Mahkeme ayrıca, yakalanma koşullarının (Madde 5) hukuka uygun olmadığını belirtti.
Önemi ve Sonuçları
Bu karar, Türkiye’nin yargı reformları ve insan hakları uygulamaları üzerinde geniş etkiler yaratmıştır. AİHM’nin değerlendirmesi, Devlet Güvenlik Mahkemeleri’nin yapısının bağımsızlık açısından sorunlu olduğunu vurgulamış, Türkiye’nin yargı sisteminde değişikliklere zemin hazırlamıştır. Ayrıca, AİHM’nin ölüm cezası ve cezaevi koşullarıyla ilgili içtihadını da güçlendirmiştir.
https://policehumanrightsresources.org/ocalan-v-turkey-application-no-46221-99
(8) Moiseyev v. Rusya kararı (2008), Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AİHM) verdiği önemli bir karardır. Dava, Rusya’da casuslukla suçlanan eski bir diplomat olan Valentin Moiseyev’in uzun süreli tutukluluğu ve yargılama süreciyle ilgili olarak adil yargılanma ve kişi özgürlüğü haklarının ihlal edilip edilmediğini konu alır.
Temel Bilgiler
- Karar tarihi: 9 Ekim 2008
- Başvuru No: 62936/00
- Mahkeme: Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM)
- Başvurucu: Valentin Moiseyev
- Sonuç: AİHS’nin 5. ve 6. maddelerinin ihlali
Arka Plan
Valentin Moiseyev, Rusya Dışişleri Bakanlığı çalışanı olarak görev yaparken Güney Kore lehine casuslukla suçlanmış ve 1998’de tutuklanmıştır. Uzun süren tutukluluk dönemi boyunca, savunma hazırlığı için gerekli belgelerden yoksun bırakıldığı ve avukatlarıyla gizlilik içinde görüşme hakkının kısıtlandığı iddialarını AİHM’e taşımıştır.
Mahkemenin Tespitleri
AİHM, Moiseyev’in uzun süreli tutukluluğunun “makul süre” ilkesini ihlal ettiğine ve tutukluluğun gerekçelendirilmesinde yeterli neden bulunmadığına karar vermiştir. Ayrıca, savunma hakkının ciddi biçimde sınırlanması nedeniyle adil yargılanma hakkının da (Madde 6) ihlal edildiğini belirtmiştir.
Etkisi ve Önemi
Karar, Rusya’daki ceza adaleti uygulamalarında uzun tutukluluk ve savunma erişimi konularına dikkat çekmiş, AİHM içtihatlarında adil yargılanma standartlarının güçlendirilmesine katkı sağlamıştır. Bu dava, özellikle gizlilik gerekçesiyle savunma haklarının kısıtlanmasının sınırlarını belirlemesi bakımından emsal niteliği taşır.
https://hudoc.echr.coe.int/eng#{%22itemid%22:[%22002-1884%22]}
(9) Sakhnovskiy v. Rusya kararı, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AİHM) 2010 yılında verdiği bir karardır. Dava, temyiz aşamasında adil yargılanma hakkı ve savunma avukatına etkili erişim konularında önemli içtihatlar getirmiştir. Karar, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin (AİHS) 6. maddesi kapsamındaki hakların yorumunda belirleyici olmuştur.
Temel Bilgiler
- Mahkeme: Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi
- Karar Yılı: 2010
- Başvuru No: 21272/03
- İlgili Madde: AİHS Madde 6 – Adil yargılanma hakkı
- Konular: Uzaktan duruşma, savunma hakkı, temyiz süreci
Arka Plan
Davacı Vladimir Sakhnovskiy, Rusya’da ceza davasında hüküm giydikten sonra temyiz duruşmasına şahsen katılamamış, video bağlantısı üzerinden savunma yapmıştır. Fiziksel olarak mahkeme salonunda bulunamaması ve atanmış avukatıyla etkin iletişim kuramaması nedeniyle adil yargılanma hakkının ihlal edildiğini ileri sürmüştür.
AİHM’nin Değerlendirmesi
AİHM, sanığın temyiz aşamasında mahkemede şahsen bulunmasının adil yargılanma hakkının önemli bir unsuru olduğunu vurgulamıştır. Video konferans yoluyla katılımın, teknik ve iletişim kısıtları nedeniyle savunma hakkını fiilen zayıflatabileceğine dikkat çekmiştir. Mahkeme, Rus makamlarının başvurucuya yeterli iletişim imkânı sağlamadığını tespit etmiştir.
Sonuç ve Etkiler
Mahkeme, AİHS’nin 6. maddesinin ihlal edildiğine hükmetmiştir. Karar, uzaktan yargılama teknolojilerinin kullanımında adil yargılanma güvencelerinin korunması gerektiğini vurgulayan önemli bir emsal oluşturmuştur. Daha sonraki yıllarda, AİHM’nin benzer davalarda video konferans uygulamalarına dair yaklaşımını şekillendirmiştir.
(10) 5275 sayılı Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanun’un 59. maddesi, hükümlülerin hastalık nedeniyle cezanın infazının ertelenmesi koşullarını düzenler. Madde, cezaevinde bulunan kişilerin sağlık durumları ile insan onuruna uygun infaz ilkesi arasında denge kurmayı amaçlar.
Temel İçerik
Madde 59, hükümlülerin hastalık hâlinde cezalarının infazının ertelenmesini veya hastanede devam etmesini öngörür. Özellikle yaşamı tehlikeye sokan veya cezaevi koşullarında tedavisi mümkün olmayan hastalıklar durumunda, sağlık raporuna dayanarak infazın ertelenmesine karar verilebilir. Ancak bu erteleme kamu güvenliği açısından tehlike oluşturmayan hükümlüler için geçerlidir.
Uygulama Koşulları
Maddeye göre, erteleme kararı alınabilmesi için Adli Tıp Kurumu veya tam teşekküllü hastanelerden alınan sağlık kurulu raporunun bulunması gerekir. Bu rapor, hükümlünün cezaevinde kalmasının yaşamı için ciddi tehlike yaratıp yaratmadığını belirler. Terör, örgütlü suç veya ağır suç faillerine ilişkin ek değerlendirmeler yapılabilir.
Amaç ve Hukuki Etki
Madde 59’un amacı, cezalandırmanın insancıl ölçüler içinde yürütülmesini sağlamak ve hastalık nedeniyle cezalandırmanın fiilen işkenceye dönüşmesini önlemektir. Bu düzenleme, Anayasa’daki “insan onuruna saygı” ilkesiyle ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 3. maddesiyle uyumlu şekilde yorumlanır.
Yargı Kararlarında Önemi
Yargıtay ve Anayasa Mahkemesi içtihatlarında madde 59, hem sağlık hakkının korunması hem de cezanın infazı sürecinde orantılılık ilkesi açısından sıkça uygulanır. Uygulamada, hükümlünün geçici olarak serbest bırakılması ya da hastanede gözetim altında tedavisi gibi farklı tedbirler bu madde kapsamında değerlendirilir.
https://www.mevzuat.gov.tr/mevzuat?MevzuatNo=5275&MevzuatTur=1&MevzuatTertip=5
(11) İnfaz Hâkimliği, Türkiye’de mahkeme kararlarının infazı sürecinde ortaya çıkan hukuki uyuşmazlıkları denetleyen ve çözümleyen yargı merciidir. Ceza ve güvenlik tedbirlerinin uygulanmasında hukuka uygunluğu gözetir, mahkûmların hak ihlallerine karşı başvuru yapabilecekleri bir yargı mekanizması olarak işlev görür.
Temel Bilgiler
- Kuruluş dayanağı: 4675 sayılı İnfaz Hâkimliği Kanunu (2001)
- Bağlı olduğu kurum: Adalet Bakanlığı yargı teşkilatı
- Yargı alanı: Ceza ve güvenlik tedbirlerinin infazı
- Yetki çevresi: Her adlî yargı çevresinde bir veya birden fazla infaz hâkimliği
Görev ve Yetkiler
İnfaz hâkimliği, hükümlü ve tutukluların ceza infaz kurumlarındaki işlemlerine ilişkin itirazları değerlendirir. Disiplin cezaları, ziyaret ve haberleşme sınırlamaları, nakil işlemleri gibi konularda idarenin kararlarını hukuka uygunluk açısından denetler. Ayrıca denetimli serbestlik ve cezanın ertelenmesi süreçlerinde de belirli karar yetkileri vardır.
İşleyiş ve Başvuru Usulü
Mahkûmlar, avukatları veya savcılık, infaz hâkimliğine yazılı dilekçe ile başvurabilir. Hâkimlik, dosya üzerinden veya gerekli hallerde duruşma yaparak karar verir. Kararlarına karşı, Ceza Muhakemesi Kanunu uyarınca ağır ceza mahkemesine itiraz edilebilir. Bu yapı, ceza infaz sisteminde yargısal denetimin sürekliliğini sağlar.
Önemi ve Etkisi
İnfaz hâkimliği, infaz sürecinde birey haklarını koruyan ve keyfî uygulamaların önüne geçmeyi hedefleyen bir denge unsuru olarak görülür. Türkiye’nin insan hakları standartlarını geliştirme çabalarında, özellikle Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararları doğrultusunda, infaz hâkimliklerinin etkinliği önemli bir rol oynamaktadır.


